SAHNE SADECE ROL DEĞİL, BİR EMPATİ ALANI

Çocuklukta başlayan tiyatro merakı, ustalarla geçen yıllar ve sanatın dayanışma gücü… Kirkor Dinçkayıkçı, tiyatro yolculuğunu ve özel gereksinimli bireylerle kurduğu bağın kendisine kattıklarını anlatıyor.

 

Sahneye duyduğunuz ilgi ilk ne zaman başlamıştı?

Aslında çok küçük yaşlarda başladı. Hani klasiktir, sanatçılar hep “çocukken başladı” der ya, benim için de gerçekten öyle oldu. Bu ilgi biraz da aileden geliyordu. Annemle babam neredeyse her hafta sonu tiyatroya giderdi. Aile dostumuz olan, Beyoğlu Postanesi’nde çalışan Nermin Abla’ya o dönem Beyoğlu tiyatrolarından çok sayıda davetiye gelirdi. O da bunları ailemle paylaşırdı. Böylece annemle babamın düzenli olarak tiyatroya gitmesi, benim çocuk zihnimde çok erken bir merak uyandırdı.

 Yani sahneyle ilk bağınız, önce seyirci olarak mı kuruldu?

Evet, sonra bu bağ abim sayesinde biraz daha derinleşti. Ben aşağı yukarı 13 yaşlarındayken, rahmetli abim tiyatro ustam Misak Toros’la birlikte bir oyunda yer alıyordu. O süreçte onun ezberlerini ben tutardım, metinlerine ben yardım ederdim. Bir yandan aileden gelen tiyatro alışkanlığı, bir yandan da abimin oyun hazırlıklarına bu kadar yakından tanıklık etmek, beni sahneye iyice yakınlaştırdı.

Bir röportajınızda, ailece gidilecek bir oyunda yaşınız tutmadığı için götürülmediğinizi ve evde kavga çıkardığınızı anlatmıştınız. O kavga bugün size ne ifade ediyor?

Önce şunu söyleyeyim, biz kavganın pek olmadığı bir aileydik. Annem, babam ve abim ışıklar içinde uyusunlar… Ben de oldukça uslu bir çocuktum. O dönem ben yaklaşık 10 yaşındaydım. O yıllarda 12-13 yaşından küçük çocukların tiyatroya girmesi çok da uygun görülmezdi.

Peki o gün ne olmuştu?

Annemle babam, abimle birlikte yine tiyatroya gidecekti. Ben de anneannemle kalacaktım. Ama bu durum sık sık tekrarlandığı için, o gün “Ben de geleceğim artık” diye inat ettim. Önce annem çok kibar bir şekilde bunun mümkün olmadığını anlattı. Sonra babam aynı şekilde söyledi. Ama ben azıtınca iş büyüdü. Sonunda evin içinde komik bir kovalamaca başladı. Ben önde, babam arkamda, kare masanın etrafında dönüp duruyoruz. Sonunda tabii kazanan onlar oldu. Çocukluk işte… Babamdan hayatımda yediğim ilk ve tek tokattı. Üstelik tiyatro yüzünden yemiştim.

 Peki sahneye çıkmanız ne zaman oldu?

Aslında sahneye çıkışım bütün bu anlattıklarımdan çok daha sonra oldu. Ben ilk kez yaklaşık 28-29 yaşımda, 1992 yılında sahneye çıktım. O zamana kadar çok iyi bir tiyatro seyircisiydim.

 Sahneye çıkmanızda Misak Toros’un özel bir etkisi olmuş sanırım…

Misak Toros sadece tiyatro ustam değil, aynı zamanda çok iyi bir kuyumcu ustasıydı. Benim de asıl mesleğim mıhlayıcılık, yani pırlantayı altının üzerine işleyen kişiyim. Misak Toros’la çarşıdan tanışıyorduk. Onlar mücevherlerini bizim dükkana yollar, biz de mıhlamalarını yapardık.  Benim İlk tiyatro deneyimim 1992 yılında, Arto Berberyan ekibiyle başladı. O sıralar bacanağım o grupta tiyatro yapıyordu. Bana sürekli, “Gel sen de oyna,” diyordu. Ben o dönem bir yandan da Misak Toros ustaya takılıyorum “Abi beni de bir oyuna alsana” diyorum. O da her seferinde, “Sen işine bak, kuyumculuğuna bak,” diye karşılık veriyor. Sonra bacanağım Berc Noradunkyan’ın ısrarıyla Arto Berberyan’ın yanına gittik. Yeni bir oyun hazırlanıyordu. Bokomedi, kalabalık kadrolu bir oyundu, bana da küçük bir rol düştü. Aslında “sahneye atıldım” diyorum ama o oyunda sahneye çıkmış sayılmam bile pek. Daha çok oyunun mutfak tarafındaydım.

 Bir dakika… Hem ilk oyununuz hem de sahnede değil mutfaktasınız. Nasıl oluyor bu?

Bokomedi çok ilginç, hicivli bir oyundu. Bir gazino ortamını anlatıyordu. Gazinonun foseptiğinden çıkan pisliklerin insan kılığına bürünüp sahneye çıkmasıyla “Kim daha kirli, kim daha temiz?” sorusunu sorduran, şarkılı türkülü bir oyundu. Ben orada şef garsonu oynuyordum. İçkilerin, yiyeceklerin hazırlandığı taraftaydım. Gelen misafirlere içkiler, çiğ köfteler dağıtılan bir düzen vardı. Benim işim daha çok o hazırlık kısmındaydı. Yani oyunculuğa başlangıcım o oyunla oldu ama sahneye yalnızca selama çıkıyordum.

 Sonrasında oyunculuk serüveniniz nasıl ilerledi?

Arto Berberyan ekibiyle önce Sepastaküs oyununu oynadık. Ardından Hinasvazlar / Eski Tanrılar adlı Ermenice bir oyunda yer aldık. Bu tarihi bir oyundu ve benim için oyunculukta küçük de olsa bir sıçrama anlamına geldi. Arto Berberyan, Ermenicemin bu kadar iyi olduğunu tahmin etmiyordu. Başta bana daha küçük bir rol düşünmüşken, sonra daha büyük, başrole yakın bir rol verdi. Ama o üç yıl boyunca ben Misak Toros abiyi her gördüğümde yine aynı şeyi söylüyordum: “Abi beni oyuna al.”

 Misak Toros’la asıl çalışma süreciniz nasıl başladı?

Misak Toros benim de mezun olduğum Pangaltı Lisesinden Yetişenler Derneği’nde oyun yapıyordu. Eski Tanrılar final yaptıktan sonra Misak Toros’un yanına gittim ve açık açık “Ben senin başına bela olmaya geldim” dedim. O sırada yeni bir oyun yönetiyordu. Bana, “Tamam ama sahneye çıkmayacaksın, benim yardımcılığımı yapacaksın,” dedi. Sanırım benden “Yok, ben oyuncu olmak istiyorum” diye diretmemi bekliyordu. Ben hiç tereddüt etmeden “Tamam” dedim. İşte o “tamam”la birlikte Misak Toros’la çalışma sürecim başladı.

Peki televizyon oyunculuğu nasıl başladı?

O biraz tesadüflerle gelişti. 1997 yılında, amatör tiyatroya devam ederken dizi oyunculuğu başladı. Borcast adında bir ajans vardı. Bizim oyunculardan birinin arkadaşıydı. Diziye oyuncu seçerken bizim tiyatro grubundan da birkaç kişiyi dahil ettiler. Sarkis Acemoğlu, Emman Çiçek, Hovsep Karagözyan, Kevork Türker ustamız ve ben… Beşimiz birlikte Eyvah Babam, ardından da Eyvah Kızım Büyüdü dizilerinde yer aldık. Böylece televizyon oyunculuğu da hayatıma girmiş oldu.

 Ne zaman “Tamam, ben tiyatrocu oldum” dediniz?

Açık söyleyeyim, ben hiçbir işimde “oldum” demedim. Ne profesyonel mıhlayıcılığımda ne de tiyatroda… Hala da demem. Çünkü şahsi fikrim şu, bir insan yaptığı işte “oldum” dediği anda düşüşe geçmeye başlar. Her insandan, her ustadan, her çalışma arkadaşından öğrenilecek bir şey çıkar.

Profesyonel oyunculuğa başladığınızda, Misak Toros’la çalışmanın nasıl etkilerini gördünüz?

Profesyonel oyunculuğa geçişimi anlatayım hemen öyleyse… 2005 yılında Kevork Türker ustam, Hadi Çaman’ın sahnelediği bir Ramazan oyununda oynuyordu. O sırada bir diziye başlayacağı için Muğla’ya gitmesi gerekiyordu. Beni arayıp, “Yerime oyuna çıkar mısın?” diye sordu.

Hadi Çaman’la zaten daha önceden tanışıyorduk. Ama profesyonel tiyatro sahnesine çıkmak bambaşka bir şeydi. Kevork abiye, “Seve seve oynarım ama yapabilir miyim?” diye sordum. O da hiç tereddüt etmeden, “Oynarsın,” dedi.

 Hazırlık süreci nasıl geçti?

Pazar günü tiyatroya gittim, metni verdiler. “Oyun ne zaman?” diye sordum. “On gün sonra” dediler. “Nasıl yani, on gün sonra mı?” dedim. Elbette prova olacağını söylediler. Ama işler planladığımız gibi gitmedi. Kadıköy Evlendirme Dairesi’nde oyunun olduğu ilk gün saat altıda prova yapacaktık. Saat altı oldu, Hadi Abi gelmedi. Meğer Tevfik Gelenbe vefat etmiş, Hadi Abi de onun evindeymiş. Elbette çok haklı bir sebepti. Ama sonuçta saat 20.30’daki oyuna, 20.15’te gelebildi. O gelene kadar biz kendi aramızda hızlıca bir trafik çalıştık. Üstelik müthiş bir kadroyla sahneye çıkıyordum. Ayça Bingöl, Suna Keskin, Füsun Erbulak… Ben de Füsun Erbulak’ın eşini oynuyordum. Böyle bir kadroyla, ilk profesyonel oyunumda, neredeyse provasız biçimde sahneye çıktım.

 O gece sonunda ne hissettiniz?

Oyunun sonunda ilk hatırladığım şey, Suna Keskin’in boynuma sarılmasıdır. Sıfır provayla, ilk kez profesyonel tiyatro sahnesine çıkan bir oyuncu olarak oyunu hatasız tamamlamıştım. Onlar mutluydu, ben mutluydum. O an benim için çok kıymetliydi. Misak Toros’la geçen yılların bana sadece oyunculuk öğretmediğini tam da orada anladım. Sahne disiplinini, dikkati, metne sadakati, oyunun ritmini de öğretmişti. Profesyonel sahnede sıfır provayla ayakta kalabiliyorsam, bunun arkasında o yılların birikimi vardı.

Sonrasında profesyonel tiyatroya devam ettiniz mi?

Hemen devam edemedim. O yıllarda kuyumculuk hayatımın merkezindeydi. Oyunlar bitince işime dönüyordum. Ama 2010 yılında profesyonel sahne bir kez daha karşıma çıktı. Üstelik yine provasız bir oyunla… Mehmet Ulay’ın yönettiği ve oynadığı, Uğur Mumcu’nun yazdığı, gerçekten çok etkileyici bir oyun olan Sakıncalı Piyade ile oldu. Oyundaki oyunculardan biri vefat etmişti ve oyun ortada kalmıştı ama ekip turneye çıkmak üzereydi. Yeni bir oyuncu arıyorlardı. Derken bana bu teklif geldi. Oyun o dönem, Şişli’de önce İdil Sineması, ardından da Dormen Tiyatrosu olarak bilinen salonda sahnelendi. Benim için o oyunun ayrı bir anısı vardır.

 Neden özellikle ayrı bir yerde duruyor?

O oyuna çıktığım gün, bacanağım Berc Noradunkyan hayatını kaybetmişti. O gün Feriköy Ermeni Kilisesi’ndeki cenaze töreninden sonra Şişli Mezarlığı’nda toprağa verdik. Ben oradan çıkıp tiyatroya döndüm. Üstelik o akşam oyunculardan biri rahatsızlanınca onun bölümünü de üstlenmem gerekti. Kürt karakter vardı, çok sevdiğim bir roldü. O kısmı da son anda ezberleyip sahneye çıktım.

Ama benim için asıl profesyonel tiyatro oyunculuğu 2015 yılında ilginç bir rastlantıyla başladı. Bir kış günü yolda Birol Engeler’le karşılaştık. Ayaküstü konuşurken, “Ben provaya gidiyorum,” dedi. Tayfun Sav abimiz de gelecekti, onunla daha önce Umut filminde birlikte oynamıştık. “Selam söyle,” dedim. O da, “Gel kendin söylersin,” dedi. Ben o sırada dişçiye gidiyordum. İşim beklediğimden çabuk bitti ama sonra yolda düştüm, her tarafım kar içinde kaldı. Bir an “Eve mi dönsem, tiyatroya mı gitsem?” diye düşündüm. Sonra “Nasıl olsa orada kururum,” dedim ve provaya gittim.

Ve o ziyaret yeni bir kapı açtı…

Gittiğimde Tayfun Abi’yi sahnede izliyordum. Süha Uygur da oradaydı. Sohbet ederken Misak Toros’un öğrencisi olduğumu anlattım. Derken provaya ara verildi ve öğrendik ki Tayfun Abi oyundan ayrılıyormuş. Birol “Bu rolü sen oynar mısın?” dedi. İlk anda “Yok” dedim. Çünkü o sırada dizi işleri de başlamıştı, Karadayı’da oynamıştım. Tiyatro ve dizi aynı anda olunca takvimler çakışabiliyordu. Ama Birol, “Hiç değilse metni al, markaj yap,” dedi. “Peki” dedim. Metni elime alınca, bir önceki provadan gördüklerimle birlikte içgüdüsel olarak oynamaya başlayarak okumuşum. Prova bitince tam herkesle çıkacakken Süha Hoca beni çağırdı “Kirkor, iki dakika dursana.” Durunca “Tayfun oyunu bıraktı. Bizimle oynar mısın?” diye sordu. Az önce Birol’a bir sürü gerekçe anlatmıştım ama hocaya “hayır” diyemedim. Tek söylediğim “Olur hocam” oldu.

Böylece 2015’te asıl profesyonel tiyatro hayatım başladı. O oyunun adı Patron Çıldırdıydı. Kadroda Sezai Aydın, Alev Oraloğlu, Engin Alpateş, Burcu Tuna, Melih Çardak ve İran asıllı oyuncu arkadaşımız Taies Farzan vardı. Çok güçlü bir ekipti.

Son olarak Yakamoz filminde Yetkin Dikinciler ve Engin Alkan’la birlikte rol aldınız. Böyle büyük isimlerle çalışmak zor oldu mu?

Tam tersine, çok kıymetli bir deneyimdi. Ben sanat hayatım boyunca birlikte çalıştığım bütün ustalardan bir şeyler öğrendim. Süha Uygur’dan Sezai Aydın’a, Cengiz Küçükayvaz’dan Kenan İmirzalıoğlu’na kadar herkesin bende ayrı bir izi vardır. Yetkin Dikinciler ve Engin Alkan da bu anlamda özel bir yerde duruyor.

Engin Alkan beni zaten ismen tanıyordu. Geçmişte, Şark Dişçisi üzerinden dolaylı bir bağlantımız olmuştu. Ama beni asıl etkileyen şey, bu isimlerle çalışırken yalnızca oyunculuklarını değil, insanlıklarını da görmek oldu. Ben bir oyuncuya sadece sahnedeki ya da kamera önündeki performansıyla bakmıyorum; set dışında nasıl biri olduğuna da bakıyorum. İyi iletişim kurabilen, sıcak, insani tarafını kaybetmemiş oyuncular benim için gerçek ustalardır. Yetkin Dikinciler ve Engin Alkan da tam olarak böyle isimlerdi. Hala iletişimimizin sürmesi de bunun göstergesi.

Biz özel gereksinimli bireyler için çalışan bir derneğiz. Yolunuz özel gereksinimli bireylerle ya da aileleriyle hiç kesişti mi?

Evet, kesişti. Çok kıymetli bir tiyatrocu büyüğümüz vardı, Herman Ozinyan. Onun özel gereksinimli bir kızı vardı Aylin. Eşiyle birlikte yıllarca onun bakımını üstlendiler. O dönemde Yedikule Ermeni Hastanesi bünyesinde, zihinsel ve bedensel engelli çocuklara yönelik bir kurum vardı. Sonradan kapandı ama o yapının oluşmasında Herman Ozinyan’ın da önemli katkısı olmuştu.

Dolayısıyla bu ailelerin hayatına dışarıdan da olsa tanıklık etme imkanım oldu ve şunu çok net söyleyebilirim, çok zor bir hayatın içindeler. Her sabah aynı mücadeleye yeniden başlıyorsunuz. Bunu insan ancak gerçekten yaşarsa tam olarak anlayabilir. O yüzden, eğer bizim tiyatro yoluyla buna küçük de olsa bir katkımız olabiliyorsa, bunu çok kıymetli buluyorum.

Zaten oyuncu arkadaşlarım da bu tür dayanışma işlerine her zaman çok açık oldular. Bir oyun bir dernek yararına oynanacak dendiğinde çoğu zaman hiç tereddüt etmeden kabul ettiler. Bu dayanışma hali benim için çok değerli.

 Özel gereksinimli bireyler toplumda damgalanabiliyor. Farklılıklara saygı sizin için ne ifade ediyor?

Açık konuşmak gerekirse, bugün toplum olarak yalnızca farklılıklara değil, genel olarak birbirimize saygı konusunda ciddi bir sorun yaşıyoruz. En basit örneği trafikte bile görebiliyorsunuz. Araçların yayaya, yayaların birbirine, insanların kurallara saygısı zayıfladığında hayatın her alanında bir kırılma yaşanıyor.

Bu yüzden özel gereksinimli bireylerin görmezden gelinmesi, yokmuş gibi davranılması da ne yazık ki bu daha büyük saygı sorununun bir parçası. Oysa asıl ihtiyaç duyulan şey, onları dışlamak ya da acıyarak yaklaşmak değil. İnsanca, doğal ve eşit bir ilişki kurabilmek. Bence burada çok ince bir çizgi var. Acımak ile destek olmak aynı şey değil. Acıyarak yaklaşmak, karşı tarafın bunu hissetmesi halinde daha incitici olabilir. İnsanların buna özellikle dikkat etmesi gerektiğini düşünüyorum.

 Bazı aileler tam da bu acıyan ya da yargılayan bakışlar yüzünden evden çıkmak istemiyor. Onlara nasıl bir mesaj vermek istersiniz?

Bunu yaşamayan biri için konuşmak elbette kolay. O yüzden çok büyük laflar etmek istemem. Ama içimden geçen şu… Utanması gereken onlar değil, onlara acıyarak ya da dışlayarak bakanlar olmalı.

Tabii bunu söylemek kolay, yaşamak zor. O ailelerin neden geri çekildiğini, neden yorulduğunu anlayabiliyorum. Ama yine de zamanla daha fazla destek bulacaklarına inanmak istiyorum. En azından bu konuda toplumsal farkındalığın geçmişe göre biraz daha arttığını düşünüyorum.

Benim dileğim, o aileler sokağa çıkmaktan, görünür olmaktan vazgeçmesin. Çünkü sorun onlarda değil; onları rahat ettirmeyen bakışlarda, tavırlarda. Belki insanlar çoğu zaman nasıl davranacaklarını da bilmiyorlar. İlk refleksleri çoğu zaman acımak oluyor. Oysa belki en çok ihtiyaç duyulan şey, doğal davranmak, saygı göstermek ve gerçekten yanında olabilmek.

Ben kendi adıma ne yapabiliyorsam onu yapmaya çalışıyorum. Bazı tiyatro oyunlarımızı onların yararına oynuyoruz. Keşke bir değil, on beş oyun oynayabilsek. Çünkü sahneye çıkan biri olarak şunu biliyorum, bir oyunun hazırlanması aylar sürüyor ama böyle bir amaç için oynandığında aldığı anlam bambaşka oluyor. Hele o çocukların ya da ailelerin salonda olduğunu görmek, onların sevincine tanık olmak, tarif etmesi zor bir duygu. Biz geçmişte hastanelerde, yaşlılara ve farklı ihtiyaç gruplarına da oyunlar oynadık. O mutluluğu görmek, benim için sahnenin en özel karşılıklarından biri oldu.