BİR ENGELSİZ YAŞAM YOLCULUĞU VE TOPLUMSAL DEĞİŞİM LİDERLİĞİ SERÜVENİ…

AYDER Kurucu Başkanı Ercan Tutal, Almanya’da başlayan farkındalık yolculuğundan “Dalmak Özgürlüktür”e, Alternative Camp’ten Düşler Akademisi’ne uzanan deneyimini anlatıyor. Engellilik alanında hak temelli, kapsayıcı ve sürdürülebilir çözümler üretme mücadelesini kişisel tanıklıklarıyla paylaşan Tutal, toplumsal değişimin ancak sahaya inerek, çözüm üreterek ve kimseyi geride bırakmadan mümkün olabileceğini vurguluyor.

 

Farkındalık;
Almanya‘daki Üniversite yılları toplumsal yaşamda engellilerin varlığı hakkında farkındalığımın başladığı ve yaşamın tüm alanlarındaki aktif varoluş biçimlerini gözlemeye, üzerinde düşünmeye ve çıkarsamalar yaparak bilince dönüştüğü yıllar oldu.
Havuzda, kütüphanede, diskoda, otobüste, metroda, işyerlerinde, spor sahalarında ve sokaklarda hemen her yerde değişik bir engel grubundan bireye rastlanabiliyordu. Diğer vatandaşların kullandığı tüm anayasal, insani ve medeni haklardan tam ve eşit olarak yararlanıyorlardı. Ve hatta farklı ihtiyaç grupları için özel çözümler üretilmiş onlarca sosyal yaşam alanı herkese kapılarını açmış modeller olarak önümde duruyordu.
Engellilerin yönettiği ve %100 istihdam edildiği üretim birimleri, atölyeler, fabrikalar; ağır engellilerin aile üzerindeki yükünü alan ve yaşam garantisi sunan “yaşam evleri”, federasyonlara bağlı onlarca spor klubü, tatil köyleri, hoteller, yurtlar ve özellikle de toplu taşımacılık çözümleri..
Her biri başlı başına modern ve insani yaşamın vazgeçilmezleri olarak ruhumda ve bilincimde yepyeni bir yaşam hedefinin temel taşlarını oluşturuyordu.

FlashBack;
Bütün bu farkındalık ve bilinç oluşumu sürecinde en önemli hareket noktası belki de ülkemdeki mevcut durumun hatırlanmasından ve sonrasında da bizzat araştırılmasından geçecekti. Bizde engelliler nasıl yaşıyorlardı, eğitim ve istihdam süreçlerine aktif olarak katılabiliyorlar mıydı? Yasal uygulamalar yeterli miydi ve dahası mevcut yasalar uygulanabiliyor muydu?
Neredeyse belirgin hatırlayabildiğim normal yaşam karesinin hiç olmadığını fark ettim. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımdan gözümün önüne gelen kör sokak şarkıcıları, bastonlu ve tekerlekli sandalyeli dilenciler, akıl hastaneleri, zincire vurulmuş çocuklar, dalga geçme, aşağılama ve küfür kavramlarına indirgenmiş engellilik halleri vardı.
Daha henüz ilk aşamada kavramlarda başlayan bir “ayrımcılık”, “sosyal dışlama” ve “damgalama” vardı yaşadıklarımızda ve toplumumuzun neredeyse tamamında engellilik konulu kavramlar aşağılama, alay ve küfür sıfatı olarak kullanılıyordu.

Bilinç;
“Dünyada görmek istediğiniz değişiklik ne ise o olun… (Gandhi)”

Evet, “istediğiniz hedeflediğiniz dğişiklik, yenilik ve devrim her ne ise önce o olmak gerekiyor” diyordu Gandi, öyle ise işe kendimden başlayacaktım. Araştırmaları derinleştirip, daha çok okuyarak, detaylı gözlemler yapıp, kişisel ilişkilere de girerek yaşam paylaşımlarımı zenginleştirmeye çalıştım. Oldurmak için önce olmak gerekiyordu. Ve her attığım adımda, her girdiğim yeni ilişkide gödüm ki karşımda sadece ve sadece “insan” vardı ve bir de insana yakışır fırsatlar ve çözümler.

Başkalaşan yaşam öyküleri vardı her birinin
Bizimkilere benzeyen, onunkilere benzeyebilecek olan… (E.T.)

Sakatlığa ve dolayısı ile engelliliğe neden oluşturan genetik bozukluklar, trafik vb. kazalar, doğum hataları, yetersiz beslenme, yanlış ilk yardım, akraba evlilikleri, kötü alışkanlıklar… Liste uzayıp gidiyordu. Bütün bunları bilerek hedefe giden yolum için yöntemler ve metodoloji belirlemeliydim. Dünyadaki genel durum tespiti vahim bir tabloyu önümüze koyuyordu zaten; bir buçuk milyar engellinin neredeyse 300 milyonu sadece yetersiz beslenme nedeniyle bu “büyük azınlığın” sıralamasına giriyordu. Masalarımızdaki yemek artıklarımızı, yemek seçme şımarıklıklarımızı düşününce yüzüm kızarıyordu. Bu rakamsal oranlar neredeyse tüm ülkeler için yaklaşık oranlardaydı. Gelişmiş ülkelerde %8 civarıyken daha az gelişmiş, geri bıraktırımış ülkelerde bu oran %15 lere yaklaşıyordu.

Hedef;
Yaşanılan gerçekliğin farkına varmak bilinci uyandırıyordu ve artık hedefi belirlenmiş bir yolculuğa çıkmak, aktif katılım sürecine geçmek gerekiyordu. Sırada netleşen bilinç düzeyinin dayattığı dışavurum, görev yüklenme ve çözüm üretme sorumluluğu vardı. Ve ben bu sorumluluğu yüklenmeye hazırdım. Tanımını yaptığım sorunun çözümü için attığım bu ilk adımlarla bin millik yolculuğum başlamıştı.
Yolun adı; doğuştan veya sonradan uzuv eksiklikleri olan, hastalıkları olan, fiziksel-zihinsel-işitme ve görme kayıpları olan ve sadece bu gerçeklikleri nedeniyle en temel yaşam hakları elinden alınmış olan büyük bir azınlık için çözüm üretmek ve bu önermelerin aktif yürütücüsü olmaktı. Artık ben yaşam hedefimi belirlemiş ve bu yeni yolculuğun kıyafetlerini üzerime giymiştim. Ülkeye dönmek ve bu kararlılıkla bir yerden çalışmaya başlamak gerekiyordu.

Gerçekle yüzleşmek;
“Körler düş görür mü ? Görürler… Asıl düşlerini yitirenler körleşir. Bireyin körlüğü değil toplumsal körleşmedir bu hızlı akışta adını koymaktan çekindiğimiz.! (E.T)

Türkiye’deki mevcut durumun gerçek boyutunu kısa süreli gelip gidişlerden çok farklı olarak ancak kesin olarak döndüğüm gün daha iyi kavramaya başladım. Önce bu konularla ilgili resmi kurumları, dernekleri, vakıfları, spor klüplerini ve rehabilitasyon merkezlerini gezmeye ve somut bilgi ve veri toplamaya çalıştım. Bir yandan engelli haklarını, uygulanıp uygulanmadıklarını, rehabilitasyon hizmetlerinin seviyesini, sosyal olanakların çeşitliliğini ve katılım oranlarını, sportif faaliyetlerdeki düzeyi, şehir mimari yapısındaki engelleri yakından görmek, öte yandan atacağım adımların somut durumlara uygun olmasını istiyordum.
Toplumun genelinde duyarsızlık ve damgalama en üst düzeydeydi. Engellilik konusuna ilişkin neredeyse hiçbir kaynak yoktu ve literatür eksikliği bir yana kullanılan terminoloji çağ dışıydı. Konu ne olursa olsun standart yoksunluğu en çok göze çarpan sorundu. Uluslararası standartların adı bile geçmiyordu. Engelliler öncelikle eğitim, devamında üretim ve sonrasında da tüm sosyal yaşam süreçlerinden kopuktu. Onlar yoktular, görmezden geliniyorlar ve dışlanıyorlardı.
Engellilik olgusunu çalışma programının temeline oturtan sivil toplum örgütleri de yoktu. Dernekler “dernekçilik” oynuyor ve neredeyse kıraathane mantığı ile işletiliyorlardı. Sivil toplum örgütü olmak, sivil inisiyatif oluşturma bilinci bilinmiyordu bile.
Sorunların tanımını yapıp çözümler üretebilmek için yolculuğa çoktan çıkmış bir gönüllü nefer, sosyal girişimci veya duyarlı vatandaş –her ne dersek diyelim- olarak çaldığım kapılar hep yüzüme kapandı. Resmi kanallarda hiç bilgi, veri, kaynak , temsil yetkisi ve muhatap yoktu.Dernek ve vakıflar rahatlarının bozulmasını istemiyorlardı. Rehabilitasyon merkezleri ve akademisyenlerin ise kendileri dışında birilerinin çözüm üretmeye çalışmasına pek tahammülleri yoktu. Bu kapılardan hep geri dönmek zorunda kaldım. Defalarca..!
Engüçlü destek hep ailemden ve yakın arkadaşlarımdan geldi.
Sağlam bir kaleniz varsa yıkılmıyorsunuz…

İlk Adım;
“…okyanusun iyileştirici ve özgürleştirici gücünü keşfettik. (J.M.Cousteau)

Kaybedecek vaktim yoktu. Çünkü çok belliydi ki henüz bu konudaki yeniliklere hazır değildi ortam. Doğru alan ve araç seçimi beni hızlandıracaktı. “Toplumsal değişim için spor” yaklaşımı ile spor aracılığı ile buzları kırabilir, uyuyan devi uyandırabilirdim.
“Dalmak Özgürlüktür!” Sloganı ile engellilere yönelik ücretsiz dalış eğitimlerine başladım. Bu çalışmalarda aktif görev alabilecek eğitmen ve asistanların eğitimini de beraberinde yürütüyordum. Dalış sporuna dair uluslararası standartları yaygınlaştırmak ve istenirse her şeyin yapılabileceğini göstermek istiyordum.
Konaklama ve etkinlik alanlarının tekerlekli sandalye kullanıcıları için uygun hale getirilmesi ve ilk dalış adaylarının sualtı dünyasının büyüsü ile buluşması bulunduğumuz çevreden başlayarak ilk kıvılcımı yakmıştı. Evden çıkamayan, yoksayılan, yaşam alanlarında görmeye alışmadığımız ve ön yargılarla dışladığımız “umacılar” sokağa çıkmıştı ve hatta dalış yapıyorlardı.Yakın toplumsal çevrede ve özellikle medyada farkındalık oluşturdu bu girişimler ve defalarca ulusal medyada ana haber olduk. Çevre halkı, esnaf ve kurumlar kapılarını ve kalplerini açmaya başladılar.
Sualtı dünyasının iyileştirici ve özgürleştirici gücü sadece engelli dalgıçların bünyelerinde ve dünyalarında değil duyarlı bir toplumsal çevrenin de konuya önyargısız ve özgürce bakmasını sağladı. Bu çalışmalara onlarca değişik engel grubundan kişi katıldı. Sertifikalarını aldı ve denizler dünyasının gizemi ile tanıştı.
Evet engelsiz bir dünya sualtı… Bir insana, bir araca ve bir nesneye bağımlı
olunmayan bir dünya.. Doğuştan veya sonradan yazgılandığınız tekerlekli sandalyenin, koltuk değneğinin ve beyaz bastonun hükmünü yitirdiği bir dünya sualtı… Bir özgürlük ve eşitlik dünyası.

Sakat-sağlam, cüce-dev, siyah-beyaz ve gören-görmeyen ayrımı yapmayan, tamamen size ait bir dünya. Engellerden arınmış, balıkları, yosunları ve mercanları ile sınırsız… Siz ve O baş başa, iyileştirici ve özgürleştirici gücüyle hep sizin için bir dünya!
Yüksek kaldırımların, dik yokuş ve merdivenlerin, dar kapıların, asansörsüz ve rampasız binaların olmadığı… Ayrımcılık, görmezden gelme ve yok sayma gibi “modern” yaşama özgü utançların olmadığı bir dünya.. Kendinizi daha iyi, daha özgür, daha eşit ve daha insan hissettiğiniz.. Elinizden kaçıp gittiğini düşündüğünüz yaşamı size geri veren bir dünya sualtı…
Ve görmeyen gözler, yürüyemeyen bedenler bu dünyada balık, yosun ve deniz oluyorlar…
Gördüklerini zannedenlere sualtından çığlık çığlığa sesleniyorlar;
Dalmak Özgürlüktür…(E.T.)
Dalmak gerçekten özgürlüktü!

2.adım;
Kızıldeniz Belgeseli ve J.M.Cousteau… Engelsiz yaşam yolculuğumun önemli iki anahtar kelimesi. Türkiye’de engellilerle başlatılan dalış faaliyetlerinin ve gelinen seviyenin ülke adına iyi örneklerden biri olarak uluslararası kamuoyu ile de paylaşılması gerekiyordu. J.M.Cousteau’yu değil aslında çoğunlukla baba Cousteau’yu denizler dünyasına dair belgesellerinden tanıyorduk.O belgesellerde yer almak, Cousteau’nun teknesinden büyülü mavi dünyaya dalış yapmak hayalerimizi süslüyordu.Yurtdışındaki kütüphane çalışmalarımdan birinde eski sayılabilecek bir dalış dergisinde J.M.Cousteau’nun Fiji adalarında engellilerle bir dalış belgeseli çektiği yazıyordu. Dünyanın değişik ülkelerinden gelen 6 engelli ile bir dalış gezisi yaparak sualtı filmi çekilmişti. Bu çalışmanın özeti olarak J.Michel “okyanusun iyileştirici ve özgürleştirici gücünü keşfettik…” diyordu.
Bir yıl boyunca sponsor aradım ve sonunda bir ilaç firması Kızıldeniz de yapacağımız dalış gezisi ve belgesel çekimimize sponsor oldu.
Değişen, iyileşen ve özgürleşen hayatlar çektiğimiz belgeselin hem konusu hem ödülüydü aslında.
“Denizin üstünde ala bulut / yüzünde gümüş gemi içinde sarı balık / dibinde mavi yosun kıyıda bir çıplak adam / durmuş düşünür Bulut mu olsam / gemi mi yoksa Balık mı olsam / yosun mu yoksa Ne o, ne o, ne o / Deniz olumalı oğlum Bulutuyla, gemisiyle / balığıyla, yosunuyla.’’
Mutlu..Ersoy..Gülçin…Berna…Ayhan…Safinaz…Artık deniz olmuşlardı!
“Dalmak Özgürlüktür” belgeseli TV’lerde günlerce ana haberlerde yayınlandı, belgesel kuşağında gösterime girdi, uluslararası yarışmalarda ödüller aldı, fotoğrafları defalarca sergilendi, seminerlerde kongrelerde konu oldu, belgesel film festivallerinin özel gösterimlerinde ülkeyi dolaştı.Artık sadece çalışmaya katılanlar ve yakın çevreden gözlemleyenler değil, tüm Türkiye ve hatta dünya dalış camiası engellilerin –fırsat sağlandığında- neler yapabileceğini ve zaten yapabiliyor olmaları gerektiğini görmüş oldu.

3.Adım;
Evet dalış yapmak, suyun kaldırma kuvvetinden ve hem dinamik hem meditatif özellilklerinden yararlanarak, beyaz bastonları, tekerlekli sandalyeleri, koltuk değneklerini, korku ve kaygıları kıyıda bırakıp özgürleşmek yaşanır olmuştu. Yüzlerce engelli genç artık “düşlerini bile kurmadıkları” bir dünyanın güzellikleriyle tanışmış, özgüvenlerini pekiştirmiş ve sosyal yaşamın aktif bireyleri olmuştu.
Ama burada durmamalıydım, yeni kapılar açmalı ve toplumsal dönüşüm için yeni modeller üretmeliydim. Alternative Camp fikri bu ihtiyaçlardan doğdu. Avrupa’daki neredeyse tüm engelli spor federasyonlarını gezip hangi spor branşlarını hangi yöntemlerle uyguladıklarını öğrenmeye çalıştım. Araştırmalar, özel sohbetler ve kaynaklar arasından yeni bilgiler edinmeye çalıştım. Çok zengin uygulamalar ve onlarca değişik spor branşı vardı. Engelli sporu ülkemizde 3-4 branş arasında sıkışmışken hemen tüm Avrupa ülkelerinde 50 den fazla farklı spor etkinliği olimpik standartlarda yapılıyordu.
Bütün bu etkinliklerle ülkemizdeki engelli ve dezavantajlı gençleri buluşturmak gerekiyordu. Bu hem de öyle bir şekilde yapılabilirdi ki, spor, eğitim, entegrasyon ve tatil birarada yaşanabilsin. Bu tanımın adı Alternative Camp’tı.
2002 yılında bütün direnişlere, karşı koymalara, ekonomik olanaksızlıklara rağmen birkaç duyarlı iş adamının desteği ile Alternative Camp Bodrum’da açıldı.
Kamp konsepti tamamen gönüllülük üzerine oturuyordu. Dünyanın en uzak köşelerinden bile konuya ilgili gençler uzun dönemli gönüllülük hizmetinde bulunmak, staj yapmak, kredi notlarını yükseltmek ve kariyer yolculuklarında önemli adımlar atmak için kampımıza geliyordu. Bir yandan uluslararası gönüllü gençlik, diğer taraftan üniversitelerimizden gelen kendi gençliğimiz ve yaşamlarında ilk defa tatile çıkan, ilk defa havuz ve deniz gören, ilk defa yabancı bir kişi ile tanışma fırsatı bulan, ilk defa dalış yapıp ata binen, kano kullanan, duvar tırmanışı yapan, ilk yardım eğitimi gören ve hatta ilk defa dans eden engelliler… İşte entegrasyonun zirvesi!
Görme engelli Samsunlu gençler ile büyük bir keyifle domino oynayan İspanyol gönüllü… Mardin’den gelen ve hayatında hiç diskotek görmemiş ve dans etmemiş bir tekerlekli sandalyedeki genç ile dans eden Japon gönüllü, entegrasyon buydu işte.!
Tüm konsept içinde neredeyse herkes, gönüllüler ve engelli katılımcılar her şeyi İLK KEZ yaşıyordu. Alternative Camp projesinin en başarılı olduğu ve onun yenilikçi, girişimci ve alternatif olma gücü buradan geliyordu.
Alternative Camp, “hizmeti satın almak değil, onu üretmek” felsefesi ile sürdürülebilir, yeni ve alışıldık olmayan ama projeyi kalıcı kılan bir sistem kurmuştu. Onlarca duyarlı özel sektör temsilcisi firma ve bireyden sponsorları oldu. Yapılan çalışmalar TV’lerde, gazetelerde haber oldu. Seminerlerde, kongrelerde ve üniversite sunumlarında yer aldı. Birçok ulusal-uluslararası ödül aldı. Dünya Genç Girişimcilik Yarışmasında “Sosyal Sorumluluk” dünya birincisi oldu. UNDP tarafından “Gençlik İçin İyi Örnek Ödülü” aldı. Ve daha bir dizi ödüllendirmenin ve akreditasyonun öznesi oldu.
Ege Denizi’nde Bodrum’da başlayan rüzgarın ülkenin tüm bölgelerine yayılması çalışmasını da sürdürdük ve değişik dönemlerde Van-Sinop-Artvin-Fatsa-Antalya-Kaş-Fethiye ve-İzmir’de kısa ve uzun dönemli bölgesel kamplar yaptık.
Yüzlerce yerli yabancı kuruma ev sahipliği yapan kampımıza yıllar içinde 5000’den fazla engelli ve sosyal dezavantajlı birey ücretsiz olarak katıldı. İki binden fazla gönüllü için kariyer ve/ya yaşam yolculuklarının önemli bir dönüşüm noktası oldu.
Sonuçta kamplardan geriye değişen yaşam hedefleri, kazanılan özgüven, üretkenliğe dönüşen yeni atılımlar, ataletten kurtulan ve hatta iyileşen bedenler, özgürleşen ruhlar kaldı.
Alternative Camp, engelsiz toplumsal yaşamın öncü bir modeli ve dinamik bir uygulaması olarak kalıcı toplumsal dönüşüm hedefinde doğru yolda olduğunu bilerek yolculuğuna farklı coğrafyalarda ve farklı koşullarda devam ediyor.

STK olarak Toplumsal Değişim Liderliği;
Alternative Camp projesinin artık bir proje olmaktan çıkıp kurum kimliğine bürünmesi ile bir tüzel kimlik ihtiyacı doğmuştu. Aslında dernek, vakıf vb. enflasyonuna katkıda bulunmamak için mevcut kurumlardan birinin bünyesinde de pekala çalışmalar devam edebilirdi ancak henüz sivil insiyatif oluşturmak ve sivil toplum örgütü olmak bilinçlerinden çok uzakta olunduğu için bu konudaki girişimlerim sonuçsuz kaldı. Bu açmazdan ve zorunlu ihtiyaçtan AYDER (Alternatif Yaşam Derneği) doğdu. Bütün engel gruplarına, sosyal dezavantajlar yaşayan diğer grup ve bireylere uluslarası vizyon ve standartlarda ,toplumsal yaşamın tüm alanlarında alternatif, yenilikçi ve sürdürülebilir projeler üreten ve uygulayan bir dernek olarak. Gönüllü katılımın esas olduğu bir sivil toplum insiyatifi…öncü nitelikte vizyoner bir model.

BM “Küresel İlkeler Sözleşmesi”ni ilk imzalayan ve Caravan2000, ENAT (European Network of Accessible Tourism), HSA (Handicapped Scuba Association) vb. uluslararası organizasyonlarda aktif görev alan; uyguladığı projeler ve ürettiği değerler ile Türkiye’nin dünya ve avrupa vitrininde önemli bir modeli oldu.
Dalmak Özgürlüktür, Kızıldeniz Belgeseli, Alternatif Kamplar, Herkes İçin Engelsiz Turizm (TÜRSAB), Reha İstanbul (RehaCare/Düsseldorf), Engelsiz İstanbul Gezi Rehberi, Düşler Akademisi (UNDP-Vodafone), Hayata Artı (UNDP-Coca-Cola), Düşler Akademisi, Social Inclusion Band, Düşler Kumpanyası, EyLAB, Best Buddies Turkey, Sesim Elim gibi bir dizi projeye imza atan AYDER, toplumsal değişim ana hedefinden sapmadan, ülkedeki standartların engelliler lehine değişmesi, kanayan sorunların kalıcı çözüme kavuşması, toplumda genel bir farkındalık ve bilinç oluşturulması ve yaşamın tüm alanlarına aktif ve tam katılan bir engelli çoğunluk oluşması yolculuğuna devam ediyor.
Dalmak Özgürlüktür’den Alternative Camp’a ve Alternatif Yaşam Derneği’nden Düşler Akademisi’ne uzanan bu zorlu ve uzun yolculuğun taçlandığı, doğrulandığı ve ödüllendirildiği onlarca an bir sosyal girişimci olarak yaşantımın en anlamlı ve önemli anları oldu.
Olimpiyat Meşalesi taşımak başlı başına bir onurdu. ASHOKA tarafından sosyal girişimci seçilmek, Dünya Bankası, Eurowards, CocaCola,Vodafone vb. uluslararası kurum ve özel sektör proje yarışmalarında ödüller almak, tüm ilgili kamu kurumlarından özel teşekkür belgeleri almak, UNDP’nin “Gençlik İçin İyi Örnek” ödülünü almak, meslek odalarından, yerel temsilcilerden, medyadan ve değişik onlarca kurumdan ödüller, sertifikalar, onur belgeleri almak attığım ilk adımdan başlayarak 28 yıldır sürdürdüğüm sosyal sorumluluk ve sosyal girişimcilik öykümün en güzel sayfaları oldular.

Bin millik yolculuk;
Küreselleşen dünya sınırsızlaşıyor, aynılaşıyor ve eşitsizlikleri peşi sıra büyüterek sürüklüyor. Bilgiye ulaşmak kolaylaştı. Teknoloji çözümsüz gibi görünen tüm sorunlara yenilikçi ve sürdürülebilir çözümler üretiyor. Klasik yaklaşımlar, rutine dönüşen farkındalık yaratma çabaları kaçınılmaz olan değişimi öteliyor.
Bir çeyrek asırlık yolculuğu geride bırakmak üzereyken AYDER durmuyor. Sahadan kopmadan teknolojik dönüşüme ayak uyduruyor. Dijital araçların kolaylaştırıcı ve hızlandırıcı gücünü de kullanarak ürünler geliştiriyor. EyLAB (Engelsiz Yaşam Laboratuarı ) çatısı altında bazen bir mobil uygulama, bazen bir uzaktan öğrenme modülü geliştirerek herkesi kapsayarak kimseyi geride bırakmamaya çalışıyor. Tüm sektörlere uyarlanabilen “ Engellilik Konusuna Doğru Yaklaşım “ uzaktan eğitimleri, SortyApp gibi dijital erişilebilirlik haritaları ve SesimElim gibi İşaret Dili Öğreten mobil uygulamalar geliştiriyor.
IKSV gibi önemli kültür sanat kurumları ile Erişilebilir kültür sanat politikaları ve uygulamaları odaklı iş birlikleri yapıyor.

Son Söz;
Resmi istatistiklere göre ülkemizde her 7 kişiden biri en az bir tür engellilik yaşıyor.. Ailemizde, akrabalarımızda, komşularımızda, okul veya iş arkadaşlarımızda ..özetle yaşam karelerimizin herhangi bir yerinde hala kanayan bir yara var.. Ateş düştüğü yeri yakar derler..
Aydın bilinç yanmayı beklemez..Dışarıdaki yangına da sırtını çevirmez..Çözüm üretir ve uygular…
Sokağa çıkar ve kapısının önünü temizler…
Ve gücü yettiğince diğer kapıların önünü..!!