ÇOCUKLUĞUNU YAŞAYAMAYANIN ÇOCUKLUK ETME HAKKI SAKLIDIR
Aspergerli olduğunu üniversite yıllarında öğrenen Emre Balçık, öğretmen bir ailede geçen çocukluğunu, kayıplarla şekillenen gençliğini, özel eğitimle kesişen yaşamını ve otizmli bireyler için kurmayı hayal ettiği kooperatif köyünü anlattı.
Emre Balçık kimdir?
Emre Balçık, Almanya’da doğmuş, İstanbul’da büyümüş, öğretmen bir ailenin çocuğudur. Dedesi Köy Enstitülü bir öğretmendir. Kendisinin Aspergerli olduğunu ise sonradan öğrenmiştir. Emre Balçık’ı böyle tanımlayabilirim.
Aspergerli olduğunuzu ne zaman öğrendiniz?
Üniversite döneminde öğrendim.

Aileniz daha önce biliyor muydu?
Ailem bunu benden bir şekilde saklamış. Sürecin nasıl başladığını ve geliştiğini çok detaylı bilmiyorum.
Nasıl bir çocukluk geçirdiniz?
Çok güzel bir çocukluk geçirdim. Sınıf öğretmenim babamdı. Okul yıllarında sosyal çevresinde sevilen bir çocuktum. İlkokul arkadaşlarım tarafından hiçbir zaman dışlanmadım, aksine hep sevildim.
Anneniz de öğretmendi, değil mi?
Evet. Annem, okuduğum okulun müdür yardımcısıydı. Hatta o dönemde bulunduğumuz çevrenin tek kadın müdür yardımcısıydı.
O yıllarda özel ilgi alanlarınız var mıydı?
O zamanlar çocukça bir hevesle zoolog olmak istiyordum.
Aslında pek de çocukça değilmiş. Zoolojinin ne olduğunu bilen kaç çocuk vardır?
Bir yerde denk gelmiştim. Önceleri “hayvan bilimcisi” diyordum, sonradan bunun adının zoolog olduğunu öğrendim. Küçük oyuncak hayvanlarım vardı. Onları “tarih öncesi hayvanlar” ve “tarih sonrası hayvanlar” diye ayırırdım. Daha sonra bana alınan Mısır’ın Harikaları isimli bir kitap, tarih tutkumu başlattı. Hala Mısır mitolojisinden sorular sorulsa veya bir sınav yapılsa, biraz zorlayarak yüz üzerinden 85-90 alırım diye düşünüyorum. Sonrasında Yunan mitolojisine de ilgi duymaya başladım.

Arkadaşlık ilişkilerine dönersek, ilkokul, ortaokul ve lise yıllarında arkadaşlıklarınız nasıldı?
İlkokul ve ortaokul yıllarında arkadaşlıklarım gayet iyiydi. Lisede ise arkadaşlıklarım varla yok arasındaydı. Bazen bir çevreye dahil oluyordum ya da kendim giriyordum ama bir süre sonra o çevreden kopuyordum. Mahalledeki ilişkilerim de benzerdi.
Lisenin ilk yılı güzel geçti. İkinci sınıfta ise talihsiz bir olay yaşadım. Bir kavga çıktı. Ben kavgayı ayırmaya çalışırken gözüme yumruk yedim. Bu olayın ardından başka bir liseye nakil oldum. Nakil sürecinde yeni bir çevre edinmekte zorlandım. Okul içinde görüştüğüm arkadaşlarım vardı fakat okul dışında devam eden bir arkadaşlığım yoktu. Yani arkadaşlarım var ama yoktu.
Üniversiteye hazırlık ve üniversite süreciniz nasıl geçti?
Üniversiteye hazırlandığım dönemde babaannem bir süreliğine bizim yanımıza geldi. Eve çok fazla misafir gelip gidiyordu. Bu nedenle ders çalışma sürecim biraz zorlaştı. Sonra babaannemi kaybettik. 5 Şubat’tı, hiç unutmuyorum. Soğuk bir kış günüydü.
Küçüklüğümden beri babaannemi ölümsüz zannederdim. Vefat ettiğinde 93-94 yaşlarındaydı ama onu görseniz 70’li yaşlarında olduğunu sanırdınız. Çok genç görünürdü.
Babaannemin vefatından birkaç ay sonra amcamı da kaybettik. Böylece peş peşe gelen bir kayıp süreci başladı. Bu kayıpların ardından üniversiteye hazırlıkta ilk yılım bomboş geçti. Gerçekten hiçbir şey yapamadım. Bu nedenle kendime karşı çok öfkelendiğim, hatta kendimden nefret ettiğim zamanlar oldu.
Yine de o yıl sınava girdim ve barajı geçtim. İkinci yıl ne yapacağımı hala bilmiyordum. Tekrar sınava girdim ve puanımı biraz daha yükselttim. Üçüncü yıl artık bir şeyler yapmam gerektiğini hissettim. “Annem ve babam hayatta, çok şükür onlara bir şey olmadı. Artık toparlanmalıyım,” dedim.
O dönemde Celal Şengör’ü izlemeye başlamıştım. İlber Ortaylı, Fatih Altaylı, Cahit Kayra ve Oktay Aslanapa gibi birçok ismi de o yıllarda tanıdım. Tarih alanında kendimi geliştirdim. Bir yandan tarihle, bir yandan şiirle ilgileniyordum.
Bu süreçte özel eğitim öğretmenliği okumaya karar verdim. “Ben bu alanın Celal Şengör’ü olurum, akademik olarak ilerlerim,” diye düşünüyordum.
Sonunda İstanbul Aydın Üniversitesi Özel Eğitim Öğretmenliği Bölümünü kazandım. O zaman 20 yaşındaydım. Üniversitedeki ilk yılımın sonunda ise babamı kaybettim.
Başınız sağ olsun.
Sağ olun, teşekkür ederim. Babamın vefatından sonra kendi kendime, “Ben bu mesleği yapabilirim ama bu alanın Celal Şengör’ü olamam,” dedim. Ardından pandemi başladı ve ağır bir depresyona girdim.
2021 yılında mezun oldum. 2017-2021 yılları arasında üniversitedeydim. Depresyon, pandemi ve mezuniyet süreci üst üste geldi. Doğru düzgün bir mezuniyet kutlaması bile yapamadım. Bu durum hala içimde bir ukdedir.

Mezun olduktan sonra özel eğitim öğretmenliği yaptınız mı?
Bir sene bile yapmadım öğretmenliği. Birkaç ay bir kurumda, birkaç ay başka bir kurumda çalıştım.
Çalıştığım yerlerden biri, çocukluğumdan beri gidip geldiğim bir kurumdu. Yaklaşık altıncı sınıftan beri oraya gidip gelmiştim. Yani aslında benim, farkında olmadığım gayriresmi bir özel eğitim geçmişim varmış. Bunu sonradan fark ettim.
Otizmli olmanız nedeniyle zorlandığınız veya sıkıntı yaşadığınız dönemler oldu mu?
Çok oldu. Allah kimseye bu dünyada yaşattıklarını yaşatsın demiyorum. Ama bazen bana bunları yaşatan kişilerin, yaptıklarının nasıl hissettirdiğini kendilerinin de yaşamasını istiyorum.
Hayatınıza eşlik eden duyusal hassasiyetleriniz var mı?
Ses ya da ışık konusunda belirgin bir hassasiyetim yok. Yalnızca saniyede 10-20 kez art arda patlayan yoğun flaşlar beni rahatsız edebilir. Bunun dışında görsel uyaranlarla ilgili çok ciddi bir hassasiyet yaşamıyorum. Yeme konusunda ise çocukluğumda oldukça seçiciydim. Hatta uzun yıllar püreyle beslendim.
Kaç yaşına kadar?
Yaklaşık 14 yaşıma kadar. Ondan sonra bazı yiyecekleri normal şekilde yemeye başladım. Rahmetli babaannem, “Senin kendi elinle yemek yediğini görebilecek miyim acaba?” derdi. Çok şükür gördü. O kadar da geciktirmedim.
Çocukluğumdan kalan ve biraz da şımarıklık olarak gördüğüm bir alışkanlığım vardı. Bu, babamla aramızdaki özel bir şeydi. Bana muzlu bir kahvaltı hazırlardı. Allah nasip eder ve ileride bir yuva kurarsam, aynı geleneği kızımla ya da oğlumla sürdürmek isterim.
Nasıl bir kahvaltıydı?
Bebe bisküvisi, muz ve balı ezerdi. Biraz sıcak su ekleyip bekletir, sonra karıştırarak bana yedirirdi.
İleride ben de çocuğuma, en azından kendi başına rahatça yemek yiyebileceği yaşa gelene kadar, böyle bir kahvaltı hazırlamak isterim. Babamla aramızdaki bu alışkanlığı bir aile geleneği olarak devam ettirmek gibi bir hayalim var.
Şimdiki yeme alışkanlıklarınız nasıl?
Şimdi neredeyse her şeyi yiyorum. Mercimek, bezelye, brokoli, karnabahar yemeği ve kapuska dışında çok fazla ayırdığım bir yemek kalmadı. Ama bunda birkaç yıl önce aldığım beslenme terapisinin büyük faydası var. Ben yemek konusunda kendimden tamamen vazgeçmiştim. Bu konuda beslenme terapistim Selen Okay beni çekip kurtardı.
Özel eğitim alanında çalışmak ister miydiniz?
Ne kadar istesem de kendimden beklediğim verimi alamayacağımı ve gereken özveriyi çocuklara tam anlamıyla yansıtamayacağımı düşünüyorum. Bu nedenle özel eğitim öğretmenliği yapmayı tercih etmiyorum. Ben bir işi “mış gibi” yapamam. Ailemden de böyle öğrendim.
Peki hem özel eğitim alanında eğitim almış hem de çocukluğunda özel eğitimden yararlanmış biri olarak, bu alanda çalışanlara danışmanlık vermek ister miydiniz? Öğretmenlere “Şöyle yaklaşın, bunu yapın, bundan kaçının” gibi öneriler sunmayı düşünür müsünüz?
Danışmanlık yapmayı düşünebilirim. Fakat bunun için önce belirli bir uzmanlık ve unvan kazanmam gerektiğine inanıyorum. Üniversitede bu alanın eğitimini aldım ama lisansüstü eğitimlerle ve başka uzmanlık programlarıyla kendimi geliştirmem gerekirdi.
Bu konuda bazen kendimi geri çekmek zorunda hissediyorum. Yoksa yapamayacağımı düşünmüyorum. Seve seve yaparım. Yalnızca bunun, hayatımdaki başka tutkuların önüne geçip geçmeyeceğini sorguluyorum.
Çünkü yapmak istediğim başka şeyler de var. Örneğin Alanya’da bir otizm kooperatif köyü kurma hayalim var. Otizmli gençlerin burada baharat yetiştiriciliğinden hayvancılığa, meyve ve sebze üretiminden mantar yetiştiriciliğine kadar birçok alanda eğitim almasını istiyorum.
Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Geleceğin öğretmenlerine, öğretmen adaylarına ve Allah nasip ederse bir gün kuracağım yuvadaki çocuklarıma şu cümleyi söylemek isterim “Yaşlanmış ama çocukluğunu hiç yaşayamamış kişinin, kaç yaşına gelirse gelsin, çocukluk etme hakkı saklıdır.”
Bu, rahmetli Savaş Dinçel’in Uçurtmanın Kuyruğu adlı oyunundaki son cümleydi. Beni çok derinden etkiledi. Sanırım hayatımda, “Evet, bu cümle beni anlatıyor,” dediğim özel anlardan biriydi.




