BİREYSEL KABUL
Uzman Psikolojik Danışman, Lisanslı Aile Terapisti Tuna Şahsuvaroğlu: “En çok rahatsızlık duyduğum kelimelerden biri ‘farklılık’… Farkındalık haftaları, farkındalık günleri… Bu kelimelere ve bu haftalara çok haz etmediğim bir yerden bakıyorum artık. Ben yaklaşık 26 senedir bu alanın içindeyim. 26 senedir farkındayız ama hala aynı şeyleri konuşuyoruz.”
Tomurcuk Kooperatifi tarafından geleneksel olarak düzenlenen Bağımsız Yaşam ve Eşitlik Zirvesi, 6 Mayıs 2026 tarihli konuşmasından.
Bizim artık farkındalığın ötesine geçmemiz gerekiyor. Başka kavramların, başka kelimelerin ortaya çıkması gerektiğine inanıyorum. Hep farklılık ve farklılıklara saygı üzerinden ilerliyoruz. Artık bunlar bana çok doğru gelmiyor. Aslında yapmamız gereken şey çok temel: Çeşitliliği ve çeşitliliğin kabulünü önce kendi hayatımızda benimsemek. Ardından bunu eğitim ortamlarına taşımak; konuşma biçimimize, kullandığımız dile ve insanlarla kurduğumuz ilişkilere yansıtmak. Bunu gerçekleştiremediğimizde kabul dediğimiz anlamın yorumu da farklılaşıyor bana göre…
Biz hala “farklılık” ve “farklılıklara saygı” söylemini merkeze koymaya, farklılıkların altını sürekli çizmeye devam edersek, tek bir “doğru insan” anlayışından uzaklaşamayız. Oysa gerçek kapsayıcılık, insanları sürekli birbirinden farklı kategoriler olarak tanımlamak yerine, çeşitliliği yaşamın doğal bir parçası olarak kabul etmekle mümkündür. Bunu başaramadığımız sürece de yıllardır konuştuğumuz eşitlik, kapsayıcılık ve birlikte yaşam hedeflerini hayata geçirmemiz oldukça güç olacaktır.
Bence bütün bunları başarabilmenin ilk adımı, kullandığımız dili değiştirmekten geçiyor. “Engelli”, “farklı”, “değişik” ya da “anormal” gibi insanları etiketleyen ve ayrıştıran ifadeler yerine, yüzümüzü nöroçeşitlilik anlayışına ve bu anlayışın ortaya koyduğu kapsayıcı terminolojiye çevirmemiz gerekiyor. Çünkü kullandığımız dil yalnızca iletişim kurma biçimimizi değil, insanı nasıl gördüğümüzü, nasıl değerlendirdiğimizi ve nasıl ilişki kurduğumuzu da belirliyor.

Herkes Aynı Düşünseydi Biz Neyi Kaybederdik?
Ters bir soru sordum burada ama bu soruyu kendi içinizde cevaplamanızı isterim.
Kendi perspektifimden baktığımda, konuya nöroçeşitlilik yaklaşımıyla bakılması gerektiğine inanıyorum. Burada nöroçeşitliliği bir “düzeltme” ya da “normalleştirme” çağrısı olarak değil; anlama, kabul etme ve birlikte yaşama çağrısı olarak değerlendirmek gerekiyor.
Nöroçeşitlilik bize tek bir doğru insan modeli olmadığını; insan zihninin, öğrenme biçimlerinin ve gelişimsel özelliklerinin doğal olarak çok çeşitli olduğunu hatırlatıyor. Bu bakış açısını benimseyebilir ve dilimizi de buna uygun şekilde dönüştürebilirsek, hem toplumun hem de anne babaların omuzlarına gereksiz yükler yüklemekten vazgeçebiliriz.
Aynı şekilde, nöroçeşitli bireylerle aynı eğitim ortamlarını paylaşan öğretmenlerin ve diğer eğitim profesyonellerinin de üzerindeki baskıyı azaltabiliriz. Çünkü o zaman amacımız bireyi kalıplara uydurmak değil; farklı öğrenme ve gelişim biçimlerini anlayan, bunlara uyum sağlayan eğitim ortamları oluşturmak olur. Bence gerçek dönüşüm de tam olarak burada başlıyor.
Bireysel kabul peki ne değil?
Ben meseleye “acıma” üzerinden bakılmasını doğru bulmuyorum. Aynı şekilde “sabır göstermek” ifadesini de kullanmayı tercih etmiyorum. Çünkü insan genellikle dayanılması güç olduğuna inandığı ya da bir gün sona ereceğini düşündüğü durumlara sabır gösterir. Oysa nöroçeşitliliği olan bireylerle kurduğumuz ilişki böyle bir ilişki değil. Burada ihtiyaç duyulan şey sabır değil; anlayış, kabul ve birlikte yaşam iradesidir.
Beni en çok rahatsız eden kavramlardan ikisi de “tolere etmek” ve “rağmen” kelimeleridir. Tolere etmek, birini olduğu gibi kabul etmek değil; katlanmak, idare etmek, tahammül etmektir. Oysa kapsayıcılık tahammül etmek üzerine kurulamaz.
Aynı şekilde “sana rağmen” anlayışı da doğru bir yaklaşım değil. Doğru olan, “seninle birlikte” diyebilmektir. Çünkü gerçek kabul, birini eksiklerini görmezden gelerek ya da ona katlanarak değil; onu yaşamın doğal bir parçası olarak görerek gerçekleşir.
Sanırım benim kendi zihnimden ve lügatimden çıkarmak için en çok mücadele ettiğim kavramlar da bunlar. Çünkü kullandığımız kelimeler, sadece düşüncelerimizi ifade etmez, dünyayı nasıl gördüğümüzü ve insanlarla nasıl ilişki kurduğumuzu da şekillendirir. Benim hedefim, “sana rağmen” değil, “seninle birlikte” diyebilen bir dili ve bakış açısını yaygınlaştırabilmek.
Bireysel kabulün gerçekleşebilmesi için kendimce 5 koşulun olması gerektiğini düşünüyorum.
Birincisi, empati kavramına çok fazla odaklanıyoruz. Sürekli “empatik olalım”, “empatiyi geliştirelim”, “çocuklara empati becerisi kazandıralım” diyoruz. Buna elbette itirazım yok. Empati son derece değerli bir beceri. Ama artık bunun da ötesine geçebilmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Karşımızdaki insanın ne hissettiğini anlamaya çalışmak kadar, nasıl düşündüğünü, nasıl öğrendiğini, olayları nasıl yorumladığını ve davranışının arkasındaki niyeti de anlayabilmemiz gerekiyor. İşte burada özel eğitim alanında sıkça kullandığımız zihin kuramı kavramı devreye giriyor. Zihin kuramı, en temel anlamıyla, karşımızdaki kişinin bizden farklı bilgiye, düşüncelere, inançlara ve niyetlere sahip olabileceğini fark edebilme becerisidir.
Bence bugün en çok zorlandığımız noktalardan biri de bu. Çoğu zaman insanların davranışlarının arkasındaki niyeti doğru okuyamıyoruz. Bir davranışı hemen tehdit, saygısızlık ya da kötü niyet olarak yorumlayabiliyoruz. Oysa belki de orada bambaşka bir öğrenme biçimi, farklı bir iletişim tarzı ya da ifade edilmek istenen farklı bir ihtiyaç var.
Eğer gerçekten kapsayıcı bir toplum olmak istiyorsak, yalnızca empati kurmayı değil, insanların zihinsel süreçlerini ve niyetlerini anlamaya çalışmayı da öğrenmeliyiz. Çünkü gerçek kapsayıcılık, sadece “senin ne hissettiğini anlıyorum” demekle değil; “dünyayı nasıl gördüğünü anlamaya çalışıyorum” diyebilmekle başlıyor.
İkincisi, tipik gelişimle kıyas kabulün en büyük düşmanı.
Nörotipik gelişim gösteren çocukların gelişim basamaklarını elbette bilmek ve takip etmek gerekiyor. Çünkü bir çocuğun gelişimsel olarak nerede olduğunu değerlendirebilmek için tipik gelişim seyrini referans almak zorundayız. Ancak bu referans, çocukları birbirleriyle kıyaslamak için kullanılmaya başlandığında işin doğası değişiyor.
Bence burada en kritik noktalardan biri, beklentileri doğru yönetebilmek. Anne babalar bana sıklıkla, “Çocuğum okuma yazma öğrenebilecek mi?” diye soruyorlar. Ben bu soruya hemen “öğrenebilir” ya da “öğrenemez” diye cevap vermiyorum. Önce bu sorunun arkasındaki beklentiyi anlamaya çalışıyorum. Çünkü bu soru bana aslında anne babanın çocuğuna nasıl bir gelecek tasarladığını da gösteriyor.
Bazen aileye şunu söylüyorum: “Biz elbette çocuğunuzun okuma yazma öğrenmesini isteriz. Ama şu anda çocuğunuz bağımsız bir şekilde oturamıyor. Oysa okuma yazmaya geçebilmek için önce oturma dengesi, dikkat, ince ve kaba motor becerileri gibi pek çok ön koşul becerinin gelişmesi gerekiyor.” Dolayısıyla önce çocuğun bulunduğu gelişim basamağını güçlendirmemiz gerekiyor.
Kapsayıcılık biraz da beklentileri bireyin gerçek potansiyeliyle uyumlu hale getirebilme becerisidir. Beklentiler gerçekçi olduğunda hem ailelerin üzerindeki yük azalıyor hem de çocukların sürekli yetersizlik duygusuyla karşı karşıya kalmasının önüne geçiliyor. Bana göre bireysel kabul de toplumsal kabul de tam olarak bu noktada başlıyor: Her bireyi, olması gerektiği düşünülen yere göre değil, bulunduğu yerden hareketle değerlendirebilmek.
Bağımsızlık…
Hep konuştuğumuz bir konu. Özel eğitimin nihai hedefi. Herkesten bağımsız, hayatını tek başına idame ettirebilmesi. Bugün dünyada da, ülkemde de aynı gerçekle karşı karşıyayız. Genellikle nörogelişimsel farklılığı olan bir çocuk dünyaya getiren anne baba, ikinci çocuk sahibi olma davranışını gerçekleştiriyor. Burada iki neden var. Birincisi, alışılagelmiş klasik çocuk yetiştirme heyecanını ve motivasyonunu yaşayabilmek istiyor. Bir taraftan da toplumdan onay alabilmek istiyor. İkincisi de “Ben öldükten sonra benim çocuğuma kim bakacak? Onun yanında kim duracak?” kaygısı.
Ama bağımsızlaşabilme noktasında, bizim onlara birazdan söyleyeceğim şekilde yer açabildiğimiz noktada, hayatın içerisinde olabilecekler. Ve desteklemek… Tedavi yerine destek yaklaşımı bizim dilimizde muhakkak olmalı.
Sorun burada bireyde mi peki?
Nöroçeşitli bir birey dünyaya geliyor. Burada asıl soru şu: Sorun gerçekten bireyin kendisinde mi? Ben buna kesinlikle “hayır” diyorum. Sorun bireyde değil, onu tek tip bir insan modeline göre şekillendirmeye çalışan sistemlerde. Bugün eğitim sistemimiz büyük ölçüde nörotipik gelişim gösteren öğrenciyi merkeze alarak tasarlanmış durumda. Böyle olunca da sisteme uyamayan bireyin değişmesi bekleniyor.
Oysa benim inandığım yaklaşım bunun tam tersi. Bireyin sisteme uyum sağlamasını beklemek yerine, sistemin bireye uyum sağlaması gerekiyor. İşte özel eğitimde “uyarlama” dediğimiz kavram tam da bunu ifade ediyor. Değişmesi gereken birey değil; bireyin öğrenme, iletişim kurma ve yaşama biçimine cevap verebilen eğitim ve toplumsal sistemlerdir.
Belki burada söyleyeceğim şey tartışma yaratacak ama yine de samimiyetle paylaşmak istiyorum. Down kafeler, yalnızca nöroçeşitli bireylerin çalıştığı işletmeler ya da benzer şekilde belirli grupların yalnızca kendi aralarında istihdam edildiği yapılar bana göre gerçek kapsayıcılığı temsil etmiyor. İyi niyetle kurulmuş olsalar da, istemeden de olsa ayrışmayı yeniden üreten bir modele dönüşebiliyorlar.
Benim hayal ettiğim toplumda nöroçeşitli bireyler sadece kendileri için oluşturulmuş mekanlarda değil, hayatın tam içinde olmalı. Bağdat Caddesi’nde yürüdüğümde bir kafede siparişimi nöroçeşitli bir çalışan alabilmeli; bir restoranda menüyü bana o getirebilmeli, bir otelde, bankada, markette ya da belediyede diğer herkesle birlikte çalışabilmeli. Çünkü gerçek kapsayıcılık, insanlar için ayrı alanlar oluşturmak değil; aynı alanları eşit haklar ve uygun desteklerle birlikte paylaşabilmektir.
Bence asıl hedefimiz “özel” mekanlar oluşturmak değil, bütün mekanları herkes için erişilebilir ve kapsayıcı hale getirmek olmalıdır. O zaman nöroçeşitlilik gerçekten hayatın doğal bir parçası haline gelir; görünür olmak için ayrı alanlara ihtiyaç duymaz.
Bunun literatürde bir karşılığı var: korumacı ayrıştırma. İyi niyetle oluşturulmuş gibi görünen ama bireyi toplumdan ayrı tutan uygulamalar… Benim savunduğum yaklaşım ise bunun tam tersi. Ayrıştırmamalıyız, birleştirmeliyiz.
Toplum bazen, “Onlar için ayrı bir alan oluşturduk.” diyerek kendini kapsayıcı davrandığına ikna ediyor. Oysa bu çoğu zaman gerçek bir kabul değil; kontrol altında tutulan, sınırları önceden çizilmiş bir tolerans biçimi oluyor. Mesaj aslında şu: “Sen burada ol, ben seni gözeteyim; sana ayrılmış alanda var ol.” Böyle bir yaklaşımın bağımsız yaşamı desteklemesi mümkün değil. Aksine, bireyin toplumun doğal bir parçası olmasının önünde görünmez engeller oluşturuyor.
Belki bu düşünceler herkesi aynı ölçüde ikna etmeyecek. Ama ben bunu söylemeye devam edeceğim. Çünkü mesele yalnızca iyi niyet değil, hak meselesidir.
Artık sadece “kabul edelim”, “fark edelim” demekle yetinemeyiz. Bunlar önemli başlangıçlar ama yeterli değiller. Bundan sonraki adım, sistemi dönüştürmektir. İnsanların belirli alanlarda bulunmasına izin vermek değil; karar süreçlerinin, eğitimin, istihdamın ve sosyal yaşamın gerçek bir parçası olmalarını sağlamaktır. Ayrı alanlar değil, ortak yaşam; idare etmek değil, önemsemek; tahammül etmek değil, birlikte üretmek kültürümüzün bir parçası haline gelmelidir.
Bunun için de normu merkeze alan bir anlayıştan, bireyin gereksinimini merkeze alan bir anlayışa geçmemiz gerekiyor. Standart çözümler yerine uyarlamaları konuşmalıyız. Çünkü kapsayıcılık, herkese aynı şeyi vermek değil; herkesin ihtiyaç duyduğu desteği sağlayabilmektir.
Son olarak şunu özellikle vurgulamak isterim: İyi niyet elbette kıymetlidir ama tek başına yeterli değildir. Dünyanın en iyi niyetli insanı olabilirsiniz; ancak yaklaşımınız hak temelli değilse, yaptığınız şey farkında olmadan lütuf ilişkisi üretmeye başlayabilir. Oysa kapsayıcılık lütufla değil, hakla mümkündür. Nöroçeşitli bireylerin eğitimde, istihdamda ve toplumsal yaşamda yer alması bir ayrıcalık değil, en temel insan hakkıdır. Gerçek dönüşüm de ancak bunu içtenlikle kabul ettiğimiz gün başlayacaktır.




