OTİZM, SPOR VE BİR ANNENİN BİTMEYEN MÜCADELESİ

Yüzme antrenörü Benan Mandalı, otizmli ikiz oğulları Taha ve Baha ile çıktığı yolda tanı sürecini, okul kapılarında verilen mücadeleyi, özel eğitimin önemini ve sporun dönüştürücü gücünü anlattı.

Kendinizden kısaca bahseder misiniz? Benan Mandalı kimdir?

46 yaşındayım. Geriye dönüp baktığımda gerçekten dolu dolu bir 46 yıl yaşadığımı söyleyebilirim. Marmara Üniversitesi Beden Eğitimi Öğretmenliği Bölümü mezunuyum. Branşım ritmik jimnastik. Bunun yanında 16 yıl klasik bale, 5 yıl modern dans yaptım. Bale eğitimimle birlikte piyano dersleri de aldım. Mezun olduktan sonra öğretmenliğe başladım. Ama özel gereksinimli bireylerle çalışmalarım aslında üniversite yıllarında başladı. Okulda böyle bir çalışma yapıldığını duyduğumda ilk gönüllü olanlardan biri ben olmuştum. Türkiye Kas Hastalıkları Derneği’nde ilk tekerlekli sandalye dans grubunun oluşturulmasında yer aldık. O süreç, benim hayata bakışımı çok değiştirdi.

Özel gereksinimli bireylerle çalışmak size nasıl bir bakış açısı kazandırdı?

Üniversite döneminde ve mezun olduktan sonra Florya’da, o zamanki adıyla “Özürlüler Yaz Kampı” olarak geçen bir kampta beden eğitimi öğretmeni olarak çalışmaya başladım. 15 günlük kamplarımız oluyordu. Orada çok farklı özel gereksinim gruplarından bireylerle tanıştım. Şizofreni, hemofili, talasemi, bipolar bozukluk, otizm, Down sendromu, omurilik felci gibi pek çok farklı durumla karşılaştım. Kitaplarda okuyarak öğrenemeyeceğim birçok şeyi orada yaşayarak gördüm. Açıkçası o zamana kadar her engel grubundaki bireye nasıl yaklaşılması gerektiğini net bilmiyordum. Her bireyin ihtiyacının, iletişim biçiminin, dünyayı algılama şeklinin farklı olduğunu o süreçte öğrendim. Bu da benim hem mesleki hem insani bakışımı çok dönüştürdü.

Özel gereksinimli çocuklarınız olmadan önce, bu alandaki çalışmalara nasıl bakıyordunuz?

Ben duygusal bir insanım ama duygularını çok belli eden biri değilim. Mücadeleyi ve çalışmayı çok severim. Hemofili tanılı çocuklarla yaşadığım bir olayı hiç unutmuyorum. Hemofili bir kan hastalığı. Kanda bazı pıhtılaşma faktörlerinin eksikliği nedeniyle kanamalar yaşanabiliyor ve hastalığın da kendi içinde hafiften ağıra doğru farklı dereceleri var. Onlarla çalışırken egzersizlerde çok dikkatli olmanız gerekiyor. Ama çocuk çocuktur. Hepsinin oyun oynamaya, eğlenmeye, hareket etmeye ihtiyacı var. Ben o zaman 20 yaşındaydım. Çocuklar yanıma gelip futbol oynamak istediklerini söylediler. Bana ise “Alkış bile yaptırmayacaksın, zıplatmayacaksın, sıçrama hareketleri çok yumuşak olacak. Nefes egzersizi ve yürüyüş yaptırabilirsin,” denmişti.

Gidip doktorlarla konuştum. “Bu çocuklar futbol oynamak istiyor,” dedim. “Mümkün değil,” dedi. Ama ben çocukların tarafındaydım. Bir yolunu bulup onlara o duyguyu yaşatmak istiyordum. “Sünger topla oynasalar? Maç yapmasalar ama en azından kaleye şut çekseler? Kendini yere atmayacak bir kaleci bulsak, hatta personelden biri kaleye geçse ve penaltı yarışı yapsak?” diye düşündüm. Sanırım çözüm üretmeye o yaşlarda başlamıştım. Çocukların yapamayacaklarına değil, güvenli şekilde ne yapabileceklerine odaklanıyordum. Sonunda onlara o imkanı sağladık ve o kadar mutlu oldular ki… Aradan 20 yıldan fazla zaman geçti, ben hala o çocukların yüzündeki mutluluğu unutamam.

Aslında bu yaklaşımınız, bugünkü antrenörlük anlayışınızın da temeli gibi görünüyor. Peki antrenör olma yolculuğunuz nasıl başladı?

Üniversiteden önce de okulda etkinliklere çok katılan biriydim. Çok hareketli, enerjik bir öğrenciydim. Hocalarım da derslerden çok sosyal alanımın güçlü olduğunu söylerdi. Sonra beden eğitimi öğretmenim Nesrin Hoca’nın üzerimde çok büyük etkisi oldu. Şehremini Anadolu Lisesi mezunuyum. Okula motoruyla gelirdi, çok güçlü bir duruşu vardı ve çok iyi bir öğretmendi. Onun bende bıraktığı iz çok önemlidir. Sanırım o dönem “Ben beden eğitimi alanını seçmeliyim,” dedim. Sonra Marmara Üniversitesi’ni kazandım. Tabii o zamanki hayallerim bugünkünden çok farklıydı. Yüzme branşı hayatıma çocuklarımdan sonra girdi. Aslında çok güzel yüzerdim ama iyi yüzdüğüm için o alanda ilerlemeyi özellikle düşünmüyordum. Ben hayatımda hem sanatın hem sporun olmasını istiyordum.

En büyük hayalim bir bale ya da dans okulu açmaktı. Çocuklarım olursa onlarla dans edeceğimi hayal ediyordum. Kızım olursa balerin, oğlum olursa balet ya da jimnastikçi olur diye düşünürdüm. Ama hayat hepimizi bazen bambaşka yönlere sürüklüyor.

Kaç yaşında anne oldunuz? Hamilelik döneminiz nasıl geçti?

23 yaşında evlendim, 25 yaşında anne oldum. İkiz gebelik olduğu için biraz zorlayıcı bir süreçti ama sporcu olmamın da etkisiyle hamileliğimi mümkün olan en iyi şekilde geçirdim. İkiz gebeliklerde erken doğum riski yüksektir. Buna rağmen 40 haftalık doğum yaptım. Ciddi bir sorun yaşamadım. Aslında her şey çok güzel başlamıştı.

Peki doğumdan sonra bebeklik döneminde nasıl bir süreç yaşadınız?

Doğumdan sonra ikizlerimin bağışıklık sistemlerinde bazı sıkıntılar ve alerjik problemler ortaya çıkmaya başladı. Taha’nın bağırsak problemi oldu ve yaklaşık 40 günlükken bir ameliyat geçirdi. Sonrasında alerjiler, hastalıklar, hastane süreçleri derken yaklaşık 1-1,5 yılımız hastanelerde geçti. Ne zaman aşı olsalar kendimizi hastanede buluyorduk. Kızıl bile geçirdiler. Su çiçeği döneminde karantinaya alındık. Neredeyse her aşının ardından ciddi bir problem yaşadık.

Çocuklarınızın gelişiminde farklılık olduğunu ilk ne zaman hissettiniz?

Yaklaşık 15 aylıkken Baha’da değil ama Taha’da bir farklılık hissettim. Belki üniversite yıllarında özel gereksinimli bireylerle çalışmış olmamın burada etkisi vardı. Otizmi bugünkü kadar ayrıntılı bilmiyordum ama ne olduğunu biliyordum diyebilirim. Sanırım bu geçmiş deneyim, Taha’daki bazı işaretleri daha erken fark etmemi sağladı.

Bu ilk şüphe sizi nasıl bir arayışa götürdü?

Baha’da bir farklılık olduğunu hissediyordum. Seslendiğimizde bakmıyordu. Kapı çalıyor, tepki vermiyor, ama televizyonda ilgisini çeken bir şey çıkınca yürüteciyle hızla ekranın yanına gidiyordu. “Duyuyor mu, duymuyor mu?” diye düşünmeye başladım. 1,5 yaş civarında kulakla ilgili bir profesöre gittik. Taha’ya BERA testi yapıldı ve her şeyi duyduğu ortaya çıktı. Profesör bana, “Siz çok genç ve sosyal biri olduğunuz için çocuklarınıza fazla dikkat ediyorsunuz. Büyük bir problem yok,” dedi ve bizi geri gönderdi. Daha sonra çocuk doktorumuz bizi bir psikoloğa yönlendirdi. Psikolog da sorunu bende aradı. O noktada ben de “Acaba çocuklarda değil de bende mi bir problem var?” demeye başladım.

Peki sizi yeniden doktora gitmeye iten kırılma noktası ne oldu?

İki yaş doğum günleri oldu. Evde çok özenerek bir doğum günü hazırlamıştım. Balonları şişirdim, süslemeler yaptım, yiyecekler hazırladım, tanıdığımız herkesi çağırdım. Pasta geldi, “İyi ki doğdun” şarkısını söylüyoruz, benim çocuklarım hüngür hüngür ağlıyor. Oyuncak görüyor ağlıyor, balon görüyor ağlıyor, insan görüyor ağlıyor, pasta görüyor ağlıyor… Herkes gittikten bir gariplik var diye düşündüm. O sırada Cerrahpaşa’da oturuyorduk. Ertesi gün çocuklarımı da alıp hastaneye gittim. Kapıda kocaman “Otizmde erken tanı, erken farkındalık çok önemli” yazıyordu. Görevlilere, “Bu yazıyla ilgilenen bölüm neresi?” diye sordum. Çocuk psikiyatrisine yönlendirdiler.

Gidip, “Benim iki oğlum var. Dün 2 yaşına girdiler. Ben otizmli olduklarını düşünüyorum,” dedim. Bana 6 ay sonrasına randevu verdiler. “Ne 6 ayı? Kapıya erken tanı yazmışsınız. Ben size 2 yaş 1 günlük ikizlerim var diyorum,” dedim. Orada bir doktor beni gördü. “Madem ikizlermiş, getirin bakalım,” dedi.

Tanı süreci nasıl ilerledi?

İlk görüşmeden sonra bize test için yeniden randevu verdiler. O sefer eşimle birlikte gittik. Test sonucunda hem Taha’nın hem de Baha’nın otizmli olduğunu söylediler. Ben Baha için hala “Acaba mı?” diyordum. Çünkü Baha daha farklıydı. Evet, bazı belirtiler vardı ama gözümüzün içine bakıyordu. Tipik otizm belirtileri onda daha farklı görünüyordu. Hatta üç yaşında gözümün içine baka baka okuma yazmayı söktü. Belki bu da bir otizm belirtisiydi ama ikizine göre kendini daha iyi ifade ediyordu.

Tanıdan sonra nasıl ilerlediniz?

Tanıdan sonra araştırırken Prof. Dr. Barış Korkmaz’dan haberdar oldum. O dönem Cerrahpaşa’da görev yapıyordu. Barış Bey bizi dinledi, çocuklarla ilgili sorular sordu. Sonra bana şunu söyledi “Annesi, Baha liseye geldiğinde kendini idare edecek ama farklı olacak, bunu bil. Taha ise öyle olmayacak. Ona hep destek, hep yardım gerekebilir. Ama eğitim ve sabırla o da belli bir seviyeye gelir.” İnanması güç ama dediği gibi de oldu.

Çocuklar çok küçüktü, henüz 2 yaşı yeni doldurmuşlardı. Bu yüzden “Otizm demek istemiyorum, yaygın gelişimsel bozukluk diyelim,” dedi. Özel eğitime başlamamız gerektiğini söyledi. Bizim özel eğitim yolculuğumuz da böyle başladı.

Okul dönemleri nasıl geçti? Anaokulu sürecinden başlayalım isterseniz…

Çocuklar küçük yaşta rapor aldığı için bunun avantajını mı yaşadık, dezavantajını mı bilemiyorum. 3 yaş civarında onlar için anaokulundan çok oyun grubu gibi bir yer aramaya başladım. Ama kime “otizm” desem almak istemedi. Oysa 3 yaşında çocuklar… Oyun oynayacaklar, biraz vakit geçirecekler. Ben de iki saat sonra alacağım. Ama “Olmaz” dediler. Şikayet dilekçeleri yazdım, her yere başvurdum ama bir çözüm çıkmadı.

O dönemde ben de ufak ufak öğretmenliğe geri dönmüştüm. Anaokullarında bale ve jimnastik dersleri vermeye başlamıştım. O süreçte benim ders verdiğim bir kreş vardı. Sağ olsun, kurumun sahibi “Sen burada jimnastik, bale derslerine gel. Haftanın üç günü çocukları ben alırım,” dedi. Gerçekten şansıma karşıma çıkan iyi insanlardan biriydi. Hatta anaokulunun sahibi kendi arabasıyla gelir, Taha ve Baha’yı alır, okuluna götürürdü. Onlar beni görmesin, bensiz de kalmayı öğrensinler diye ben ayrı otobüsle giderdim. İki yıl bu şekilde devam ettik.

Sonra devlet okuluna geçiş süreci nasıl oldu?

Çocuklar biraz daha büyüyünce ben Milli Eğitim’de öğretmenliğe başladım. O süreçte artık kreş değil, anaokulu arıyordum. Ama yine hiçbir yer çocukları kabul etmiyordu. Bir gün Milli Eğitim’e öğretmenlik için evrak teslim etmeye gittiğimde, yaşadığım çaresizlikten gözlerim dolu dolu olmuş. O sırada şube müdürümüz Yıldız Hanım beni gördü. “Gel bakalım hocam, anlat derdin ne?” dedi.

Ben de ona açık açık anlattım. “Kimse benim çocuklarımı okula almıyor,” dedim. “Ben devletin bütün çocuklarına eğitim veriyorum ama bir kişi bile benim çocuğuma eğitim vermeyi kabul etmiyor”. Sağ olsun, Yıldız Hanım bir şekilde çözüm buldu ve biz devlet anaokuluna başladık. Elbette orada da pek çok şey yaşadık ama sonuçta çocuklar üç yıl aynı okulda anaokulu eğitimi aldılar.

Bu sırada özel eğitim de devam ediyor muydu?

Hem de nasıl. O dönem Büyükçekmece’de yazlığımız vardı. Yazları bile sabah 6’da kalkar, babamla birlikte Büyükçekmece’den Cerrahpaşa’ya özel eğitime giderdik. İki günlük eğitim için orada kalır, sonra tekrar dönerdik. Özellikle ilk 5 yıl özel eğitimi hiç aksatmadım. Bunun çok önemli olduğunu düşünüyordum.

İlkokul süreci nasıl geçti?

İlkokula başladıklarında, ailemle oturup konuştuk ve ben öğretmenliği bıraktım. İki özel gereksinimli çocukla öğretmenlik çok zordu. Onlara gölge öğretmen tutsam, ikisi için benim aldığım maaş zaten bunu karşılamayacaktı. Çok sevdiğim bir mesleği bırakmak beni üzdü tabii. Ama çocuklarımın yanında olmam gerektiğini de biliyordum. İlkokulda birinin kapısında annem, diğerinin kapısında ben bekledik. Sınıfa hiç girmedik ama her gün okuldaydık. Başlangıçta bazı yanlış anlaşılmalar yaşandı ama zamanla bunları aştık. Hatta bazılarıyla hala görüşüyoruz. Oğullarımı ararlar, konuşurlar.

Ortaokul döneminde süreç nasıl ilerledi?

Ortaokulda daha zorlandık. Taha’nın kaynaştırma eğitiminde ezileceğini düşündüm. Bu yüzden Taha için özel eğitim sınıfına gitmesinin daha iyi olacağını biliyordum. Baha kaynaştırma öğrencisiydi ama  ortaokul süreci çok zor geçti. Çok fazla şikayet aldık. Dilekçeler yazıldı. Bazılarını okuduğumda ben bile “Acaba gerçekten benim oğlumdan mı söz ediyorlar?” diye düşündüm. Çünkü Baha’yı tanıyan biri, yazılanlarla onun arasında bağ kuramaz.

En çok ne zorladı sizi?

Okulda Baha’yı anlamaya çalışmamaları çok zorladı. 5. sınıfa başlamış, 10-11 yaşında otizmli bir çocuk… Bir anda kalabalık bir sınıfa giriyor. Dersler zorlaşıyor, ortam değişiyor. Böyle bir çocuğun bu süreci anlaması, işlemesi, adapte olması gerekiyor. Ama ona yardımcı olmak yerine dışarıda bırakmayı tercih ettiler. Ben “Yanına birini koyayım, ben gelip gideyim, kapıda bekleyeyim,” dedim. Beni de okula almadılar. Bu arada veli gruplarında çok ağır şeyler yazıldı. Benim de içinde olduğum gruplarda “Senin gibi anne olmaz olsun”, “Çocuğunu bıraktın gittin”, “Çocukta sorun yok, sorun annede” gibi cümleler kuruldu.

Bir gün müfettişe, “Bakın bana yazılanlar bunlar. Üstelik bu grupta benim olduğumu bile bile yazıyorlar. Ben hiçbirine yanıt yazmadım. Elinizi vicdanınıza koyun,” dedim.

Sonraki süreçte neler yaptınız?

O süreç beni çok kötü etkiledi. Sürekli mücadele ediyorduk. Evde sürekli Baha’ya ders çalıştırıyordum. Yaşıtları ne yapıyorsa aynısını yaptırmaya çalışıyordum. Çarpım tablosu mu ezberlenecek, ezberlenecek. Problem mi çözülecek, yüzlerce soru çözülecek.

Bugün baktığımda hem kendimi hem çocuğumu çok yıprattığımı görüyorum. Baha’yı üniversite sınavına hazırlanıyordum sanki. Karadeniz’de ne yetişir, Güney Cephesi’nin komutanı kimdir… Ama o an bunu fark edemiyorsunuz. Çünkü sağlıklı düşünemiyorsunuz. O dönem sanki kalbime bir bıçak saplanıyor, döndürülüp çıkarılıyormuş gibi hissediyordum.

Yüzme hayatınıza bu dönemde mi girdi?

Evet. O sırada üniversite arkadaşlarımla bir kahvaltı oldu. Eşim “Git, sana iyi gelir,” dedi. Çünkü hiçbir yere gitmiyordum, sürekli ders çalışıyorduk. O kahvaltıda sınıf arkadaşım Duran Hoca’nın özel gereksinimli bireylerle yüzme dersi yaptığını öğrendim. Baha daha önce bisiklete binmeyi öğrenmişti. Bir karavancılık hikayemiz de var, Marmaris’te karavandayken yüzmeyi de öğrenmişti. Ders alması için Tozkoparan’a geldik. Duran Hoca, Baha’daki farkı hemen gördü. Komutları alma ve uygulama konusunda daha iyiydi. Otizm Baha’yı daha hafif, Taha’yı ise daha fazla etkilemişti. İkisine de aynı eğitimi verdim ama sonuçları farklı oldu.

Baha’nın yüzme yarışlarına başlaması okul sürecini etkiledi mi?

Evet, çok etkiledi. Duran Hoca, “Bu çocuk yapar,” dedi ve Baha yüzme yarışlarına başladı. O süreçte destek olmak için ben de sürekli suya girdim. Yüzmeye de böyle başladık. Süreç ilerleyince Baha’ya teknik anlamda nasıl çalışması gerektiğini öğretmeye başladım. Bu arada okulda müdürüyle, öğretmeniyle, velisiyle, öğrencisiyle ayrı ayrı mücadele etmeye devam ediyordum. Ama Baha yüzmede başarı kazandıkça okulda da kabul görmeye başladı. Türkiye şampiyonu olup okula gidiyordu. Okulda ilçe şampiyonu bile yokken bir anda “Bizim Türkiye şampiyonumuz var,” demeye başladılar. Bir süre sonra Baha’nın anlatıldığı gibi bir çocuk olmadığını da gördüler. Uzlaşma sağlandı ve gölge öğretmene izin verdiler.

Gölge öğretmen süreci nasıl ilerledi?

Aslında Baha’nın sürekli yanında olacak bir gölge öğretmene ihtiyacı yoktu. Daha çok teneffüslerde göz kulak olacak birine ihtiyaç vardı. Çoğu zaman da onu başka çocuklardan korumak için. Ben okuldan bir veliyi buldum. Baha’yı tanıyordu. Mesela Baha’nın eline para veriyorsunuz, sonra para yok. Çünkü herkese dondurma almış. Kantinciye “Ne isterse verin, ben ödemesini yapacağım,” demiştim. Bir gün baktım, onun yemeyeceği bir sürü şey yazılmış.

O veli benim için sadece gölge öğretmen olmadı, yol arkadaşım oldu. O süreçte bana destek olan herkes benim yol arkadaşımdır. Ondan sonra ortaokulu çok daha rahat bitirdik. Ne şikayet ne başka bir sorun yaşadık.

Baha bu süreçte kendini korumayı ve ihtiyaçlarını ifade etmeyi daha iyi öğrendi mi?

Evet, zamanla tetikleyicilerini tanımayı öğrendi. Öğretmeni bağırdığında, “Çıkabilir miyim?” diyordu. Dışarı çıkıp kulağını kapatıyor, iki dakika sakinleşiyor, sonra kapıyı tıklatıp sınıfa geri dönüyordu.

Ama şunu da söylemek isterim, ben hiçbir zaman “Oğlum, sınıfta sen her zaman haklısın” demedim. Aksine, “Haksızsın Baha. Kurallara uymak zorundasın. Bu çocuklarla aynı okula gitmek istiyor musun? Arkadaşlarını istiyor musun? O zaman zor da olsa bunun mücadelesini vereceksin. Canın sıkıldı diye sınıftan çıkamazsın. Anlasan da anlamasan da o tahtaya bakacaksın,” dedim. Ben Baha’nın yanında olmadığım zamanlarda hep arkasındaydım. Ama yanında olduğumda bunu ona çok hissettirmek istemedim. Çünkü onun da sorumluluk alması gerekiyordu. Zamanla Baha da “Evet, ben bunu istiyorum,” dedi. Destek almayı, sakinleşmeyi ve tekrar sınıfa dönmeyi öğrendi. Sınıf da Baha’yla birlikte şunu öğrendi, gürültü bu çocuğu rahatsız ediyor. Baha’nın gittiği sınıflar zamanla okulun en iyi sınıflarından biri oldu. Çünkü aslında Baha da sınıfı eğitti.

Lise dönemi nasıl başladı?

Lise dönemi biraz pandemi sürecine denk geldi. Normal şartlarda belki Baha’yı radyo televizyon bölümüne vermezdim, spor lisesi düşünebilirdim ama o dönemde eve en yakın okula gitmesi daha uygun göründü. İlk zamanlar onu ben götürüp getiriyordum. Sonra 3. sınıfta bana, “Ben okula kendim gidebilirim,” dedi. Okul yakındı ama yine de geçmesi gereken bir cadde vardı. “Acaba karşıdan karşıya geçebilir mi, dikkat eder mi?” diye çok kaygılandım. Ama evde Taha’yı bırakabileceğim kimse olmadığı zamanlar da oluyordu denemek zorundaydım. Taha daha fazla desteğe ihtiyaç duyuyordu. İlk günler Baha okula giderken kalbim sıkıştı. “Gitti mi, geldi mi, arabaya baktı mı, sağa sola dikkat etti mi?” diye düşündüm. Ama o süreci atlattıktan sonra okula kendi gidip gelmeye başladı. Zamanla sınavlarını da, okul işlerini de kendi takip eder hale geldi.

Baha bağımsızlaşırken Taha’nın süreci nasıl devam ediyordu?

Biz daha çok Baha’dan bahsediyoruz ama Taha’nın eğitimleri de devam ediyordu. Onunla da ayrı bir mücadelem vardı. Taha’nın gittiği okulda özel eğitim sınıfı açılması için çok uğraştım. Araştırdığımda okulda özel eğitim sınıfı var görünüyordu. Gittim, “Sınıf nerede?” diye sordum. “Yok,” dediler. “Nasıl yok? Bakanlığın sayfasında burada özel eğitim sınıfı olduğu yazıyor,” dedim.

“Öğrenci yok, talep yok, öğretmen gelmemiş, sınıf açılmamış,” gibi cevaplar aldım. Ama ben bunun peşini bırakmadım. Rehberlik birimleriyle görüştüm, yazılar yazdım. “Gerekirse bakanlığa kadar giderim, burada gerçekten sınıf var mı yok mu öğreneceğim,” dedim.

Sonunda taleplerim doğrultusunda sınıf açıldı. Ama sınıfın içinde doğru düzgün materyal yoktu. Bir iki masa, sandalye… Ben evden bazı şeyler getirdim ama özel eğitim sınıfı dediğiniz yerde özel eğitim materyali de olmalı. O süreçte Müge Anlı ile iletişime geçildi. Sağ olsun, çok büyük destek verdi. Gelen malzemeler odanın dışına taşıyordu. Ne yazık ki ertesi yıl o malzemelerin de yerinde olmadığını gördük. Bu da ayrıca çok üzücüydü.

Peki o malzemelere ne oldu?

“Çok fazla malzeme var” diyerek başka sınıflara dağıtmışlar. Elbette hepsini sadece bizim çocuklar kullansın demiyordum ama özel eğitim sınıfının da ihtiyacı vardı. Sonra tekrar kimseden malzeme isteyemedik, bir şekilde kendi aramızda çözmeye çalıştık. Ama ilginçtir, başta hiç talep olmadığı söylenen okulda daha sonra özel eğitim sınıfı için sabahçı ve öğlenci olmak üzere iki grup oluştu. Beni o süreçte çok yordular ama şimdi duyduğuma göre orası otizm dostu okul olmuş.

Taha’nın eğitim sürecinde nasıl bir yol izlediniz?

Taha’ya Baha’dan daha farklı bir eğitim verdim. Baha akademik olarak kardeşinden daha öndeydi ama Taha için önceliğim yaşam becerileriydi. Bugün Taha tostunu yapabiliyor, yumurtasını kaynatabiliyor, makarna hazırlayabiliyor. Onun kullanabileceği pratik elektronik ürünler aldık. Yumurta makinesi, çorba makinesi gibi ona uygun, kolay kullanabileceği malzemeler seçtik. Ben Taha’ya hep şunu öğretmeye çalıştım: “Aç mı kaldın? Tost nasıl yapılır? Yumurta nasıl kaynatılır? Hazır çorba nasıl hazırlanır?” Çünkü onun da hayatını sürdürebilmesi gerekiyor.

Piyasadaki en pratik ürünleri araştırdım. En kolay kek nasıl yapılır, en kolay çorba nasıl hazırlanır, bunlara baktım. Çok sağlıklı mı? O ayrı bir konu. Normalde hazır gıdaları tercih eden biri değilim. Bizim evde her zaman yemek pişer. Ama burada önceliği doğru belirlemek gerekiyor. Ben olmadığımda bu çocuğun hayatını idame ettirebilmesi lazım.

Çamaşır makinesini nasıl kullanacağını da biliyor. Kirli çamaşırlarını makineye atıyor. Bunlar küçük gibi görünebilir ama Taha için çok önemli beceriler.

Tekrar Baha’ya dönersek… Şu anda üniversitede okuyor değil mi?

Evet, Engellilerde Egzersiz ve Spor Bilimleri bölümünde okuyor. Fakat şunu da söylemem lazım, otizmli bireyler üniversite okumalı mı, okumamalı mı? Ben bile bunun cevabını hala kendi içimde net vermiş değilim. Baha üniversitede çok mutlu. Gerçekten çok mutlu. Okuluna bayılıyor, her gün gitmek istiyor. Bu bölümü özellikle seçmiştik. Çünkü orada okuyan öğrenciler ileride antrenör olacaklar. Baha’nın o sınıfta bulunmasının onlara da katkı sağlayacağını düşünmüştüm. Öyle de oldu. Arkadaşları Baha’ya çok destek oluyor. Üniversitede şu anda çok mutlu. Ama sınavlar Baha için çok zorlayıcı. Bildiği konularda bile uzun sorularla karşılaştığında tükeniyor. Çünkü bizim çocuklarımız genelde uzun soruları, uzun cümleleri sevmiyor. Üniversitede onlara uyarlanmış, kaynaştırma gibi bir sistem de bulunmuyor.

Hem anne hem antrenör olarak ailelere ne söylemek istersiniz?

Sporun özel gereksinimli bireylerin hayatındaki yeri çok önemli. Bunu hem bir anne olarak hem de antrenör olarak söylüyorum. Spor, çocukların sadece fiziksel gelişimlerini desteklemiyor; özgüvenlerini, sosyal kabulünü ve hayata katılımını da güçlendiriyor. Ben bunu kendi oğlumda da öğrencilerimde de gördüm. Çocuklar bir alanda başarı gösterdiklerinde okulda, sosyal çevrede daha farklı kabul görüyorlar. Kendilerine bakışları değişiyor, çevrenin onlara bakışı değişiyor.

Aileler spor imkanlarına ulaşmak için ne yapabilir?

Aileler mutlaka bulundukları ilçelerdeki imkanları araştırsınlar. Gençlik ve Spor Bakanlığı bünyesinde özel gereksinimli bireyler için ücretsiz seanslar açılabiliyor. Belediyelerde de çalışmalar var ama özellikle bakanlık bünyesindeki ücretsiz imkanların bilinmesini isterim. Bulundukları ilçede böyle bir çalışma yoksa talep etsinler. Her yerde yüzme havuzu olmayabilir ama masa tenisi, hareket eğitimi, atletizm gibi farklı branşlar açılabilir. Önemli olan çocukların spora ulaşabilmesi.

Biz Güngören Engelsiz’de birçok çocuğa eğitim veriyoruz. Yüzme, masa tenisi, hareket eğitimi, fitness gibi farklı alanlarda çalışmalar yapılıyor. Yeter ki talep edilsin, imkanlar oluşturulur.

Özel gereksinimli çocukların eğitiminde sizce en temel şey nedir?

Sabır. Gerçekten sabır. Sonra eğitim ve tabii ki sevgi. Sevgi olmadan hiçbiri olmuyor.

Bu yol zor bir yol, bunu biliyorum. Ama bir çocuğun kalbine doğru dokunduğunuzda o kalp güneş gibi parlıyor. Bu anne için de böyle, antrenör için de böyle. Çocuğunuzun kalbine doğru dokunabilirseniz, o çocuk ışıldamaya başlıyor. Ama çocuklarımızın da isteklerini göz ardı etmemeliyiz. Benim iki oğlum var. Bazen “Taha neden yüzmüyor?” diye soruyorlar. Çünkü Taha yüzmek istemedi. Bu kadar basit. Şimdi bana buraya “Oğlum yüzsün istiyorum,” diyenler oluyor. Ama senin oğlun bunu yapmak istemiyor ki, suda mutsuz. Onlar için çözüm ararken çocuklarımızı mutsuz etmeyelim.

Her çocuk için aynı hedefler konulmamalı diyorsunuz sanırım?

Her çocuğun kendine göre bir yolu, ilgisi ve becerisi var. Biri yüzmek ister, biri resim yapmak ister, biri enstrüman çalmak ister. Belki bunların hiçbirini istemez ama başka bir alanda güçlüdür. Bizim görevimiz, o alanı bulmaya çalışmak. Elbette eğitim sürecinde çocuklarımızı destekleyeceğiz, gerektiğinde zorlayacağız da. Ama onların isteklerini, ilgilerini ve sınırlarını da göz ardı etmeyeceğiz. Çünkü her çocuğun parlayacağı yer aynı değil. Önemli olan onun ışığını görebileceği alanı birlikte bulmak.