“PATİK ATAK”

Süreyya Ülkü Güler, babasının kaybının ardından başlayan panik ataklarla mücadelesini anlatıyor. Kızı İnci’nin “patik atak” sözü ise ona hem yaşadıklarının izini hem de iyileşmenin yolunu gösteriyor.

Onun bize ihtiyaç duyduğunu ve bunun beni ne kadar üzdüğünü anlatmıştım son yazımda. Üzerinden 1 ay geçmişti ki babamın durumu kötüleşti. Hayali bir ağaçtan meyve koparıp yemeye çalışıyor, konuştukları artık anlaşılmıyor ve çoğu zaman hiçbirimizi tanımıyordu.

Bir sabah ona aldığım kaldırma cihazı ile onu yatağından zorla kaldırdım. Kuru yıkama yapıp, saçlarını yıkadım. Annem de yatak nevresimlerini değiştirdi. Bir ara babam dikkatli bir şekilde annemin yüzüne bakınca, annem:

“Tanıdın mı beni?” diye sordu.

Kafasını evet anlamında salladı. Annem:

“Kimim peki ben?” diye sorunca kısık bir sesle:

“Ayşe” dedi. Annemle ben bu cevaba çok sevindik.

“Kolonyanı da sürelim de misler gibi kok,” diyerek elime döktüğüm kolonyayı yanaklarına, boynuna sürdüm. Öptüm kokladım. Yine aynı cihazı ile temiz yatağına yatırmaya geçtik.

Yatağına yattıktan sonra babamın bakışları bir köşede kilitlendi. Seslenince bakmıyor, tepki vermiyordu. Nefesleri de değişmiş gibi gelince hemen oksimetreyi alıp parmağına taktım. Nabzı yavaştı. Oksimetrenin pili mi bitti acaba diyerek yengeme koştum. Yengem kendi parmağına takıp denediğinde normal çalıştığını söyledi. Sonra tekrar babama taktığımızda ekranda tek çizgi görmeye başladık. Dünyam o anda durdu. Hala zihnim alet bozuk diyordu. Tekrar yengeme taktım. Çalışıyor. Tekrar babama taktım, tek çizgi gösteriyor.

Hemen 112’yi aradım. Ağlamaktan ne söylediğimi bile hatırlamıyorum. Geldiklerinde babamın artık nefesi bile yoktu. Yatağından alıp odanın ortasına yatırdılar. Her birimizi odalara sokup kapıları kapattılar. Oda kapısının camından kalp masajı yaptıklarını görebiliyorduk. Gelen üç acil tıp çalışanı sırayla kalp mesajı yaptı. Ömrümde geçirdiğim en uzun 45 dakikaydı. Sonra birini aradılar, yapılan uygulamaları anlatıp, “EX” dediler. Telefon kapandı ve içerideki herkes sustu.

Odaya girdiğimde üzerine pike örtülmüştü. Örtünün altında yatan benim dağ gibi babamdı. 5 yaşındayken cebinden kırmızı bir saat çıkarıp beni heyecandan ağlatan, elini kaldırıp bir fiske bile vurmadan büyüten, okutup bugünkü Süreyya olmamı sağlayan ve beni çok seven babamdı.

O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. İnci’nin ölüme dair soruları, özel gereksinimli bir çocuğun annesi olmanın ağırlığının altında ezmeye başladı beni. Her gün dedesinin ne zaman geleceğini, nereye gittiğini, benim de babam gibi olup olmayacağımı, kimin bakacağını sorguladı durdu. Ve bir akşam bana bir şeyler olmaya başladı.

Tam yatağa yattım ki, kalbim sanki tüm vücudumda atıyor. Nabzım çok yüksek, nefesim çok hızlanmıştı. O anda sadece acile gitmek istiyorduk ama kimi arasam gecenin o saatinde uyandıramadığım için İnci’yi bırakıp gidemiyorduk. Eşim İnci ile kalsa ben arabayı tek başıma kullanacak durumda değildim.

Balkona çıkıp hava almayı, bol bol su içmeyi, derin nefes egzersizleri yapmayı deneyerek sabahı ettim. O sırada gece arayıp ulaşamadığım Ayten ablam aradı ve hemen geleceğini söyledi. Onun gelmesini bekleyemeden kendimizi evden attık. İnci’yi hayatımda ilk defa uyurken kapıyı üzerine kilitleyip gittik. Ayten ablada evimizin anahtarı olduğundan İnci uyanmadan gelip yanında olmuştu.

Serumlar, tetkikler, EKG çekimleri, muayeneler, sabah kardiyoloji kontrolü ve sonuç, HİÇBİR ŞEY! Fizyolojik olarak ne kalp krizi geçiriyordum ne de başka bir sıkıntı vardı. Eve geldikten birkaç saat sonra tekrar aynı şikayetler ve yine hastane macerası derken bir döngüye girdim.

İki akşamda bir sürekli kalp krizi geçiriyorum diyerek acillik oluyor ve yine eve gönderiliyordum. Şikayet sürekli göğüs ağrısı, yüksek nabız, saatlerce hastanedeyim ama bir şeyim yok. En sonunda holter takıldı ve gerçekten kalpte ritim bozukluğu tespit edildi. Fakat hiçbiri yine de bu geçirdiğim döngüyü açıklamıyordu. İlaca başlamama rağmen bu sıkıntılarım geçmeyince bir akşam bir doktor o kritik cümleyi kurdu, “Panik atak olabilir.”

Hemen ertesi gün psikiyatride aldım soluğu. Cevap çok basitti doktor için. Beni dinledikten sonra:

“İllüzyonun bozulmuş” dedi. Anlamadım önce.

Haftasını Pazar gününden planlayan, saat saat nereye gideceği belli olan, plansız iş yapmaktan hoşlanmayan ve hep önümü gördüğüme inanan benim illüzyonum bozulmuştu. Yani kontrol benden gitmişti. Çünkü ben babamı konforlu yaşatmak için cihazlar alıp, ilaçlarını düzenleyip, herkesle birlikte bebek gibi bakmaya çalışırken, tam da güzel koksun diye kolonyasını bile sürmüşken babam gitmişti.

Durduramadığım bir sürece girince de benim sistemim tamamen dağılmıştı. Kalp ritmim bozulmuş, panik ataklarım başlamış, kaliteli yaşam konforum yok olmuştu. İnci ile bile ilgilenemiyor, evde yalnız kalamıyor, tek başına araba kullandığımda bir şey olacak sanıyor, evde biri yokken duşa bile giremiyordum. Ve tek sebebi vardı, ölmekten korkuyordum. Ölüp gitmekten değil, arkamda kalacaklardan korkuyordum.

Sanki hiç kimse bensiz yapamaz gibiydi. Herkes perişan olurdu ben olmazsam. Düzen bozulur, kızım çok üzülürdü. Bu panik ataklarla baş edemiyordum artık.

Hem ilaca hem de terapiye başladım hemen. Ama ilacı içebilmem bile çok zordu benim için. Çünkü onu içersem, yan etki yaparsa, anafilaksi geçirirsem (geçirmişliğim vardı) diye ilacı bile içemedim. Sonra ilk dozu almam gereken gün, yalnız olmamak için annemlere gittim. İlacı içer içmez başım dönmeye, ateş basmaya başladı. Çevremdeki herkes şaşkındı. Evde sürekli sağa sola yürüyor, başka yan etki olacak mı diye kendimi dinleyip duruyordum. En sonunda dayanamadım ve arabaya atlayıp acilin önüne gittim. Hastanenin önünde 1 saat kadar bekledim. Eğer bir etki olursa hemen acile girebilecek olma fikri beni rahatlatmıştı. İlacın hiçbir şey yapmadığını görünce usulca eve döndüm ve böylece ilacı içmeye başlamış oldum. Fakat bu ilaç korkusu o günden sonra içmem gereken her ilaçta tekrar devam etti. Her birini ya acilin önünde, ya da sağlık ocağında çalışan arkadaşlarımın yanına giderek içtim.

İlaç işe yarayana kadar uzun bir süre daha ataklarım devam etti. Piknikte, markette, balkonda otururken, uyurken, nerde olduğumun hiçbir önemi yokken tutabiliyordu. Kalbim hızlanıyor, ateş basıyor, titreme geliyordu. Bir gün acile gitmeden kontrol edebilmeye başladım. Nefes egzersizleri yapmaya başladım, spora başladım, atak gelince kalkıp yemek yapmaya başladım.

Şimdilerde iyiyim. İlaca ve terapiye başlayalı 3 ay olacak. Babamın gidişi hala hayal gibi geliyor bazen. Ama beni gerçek dünyaya döndüren şey İnci’nin bir gün bana söylediği cümle oldu.

Arabada yolculuk ederken:

“Anne ben ……. Olmak istemiyorum.” Diyor ve asla o aradaki kelime grubunu anlamıyorum. Çocuğa tekrar tekrar söylettirdim.

“Patik atak olmak istemiyorum diyorum” diye kızdı en sonunda bana.

“Ne demek anneciğim o? Bir anlatır mısın neye benzediğini,” dedim.

“Hani senin yüzün beyazlıyor, sonra titriyorsun ya, ondan olmak istemiyorum,” dedi.

Panik atak demeye çalıştığını anlayıp ağlamaya başladım. Gözümün hiçbir şeyi görmediği o günlerde beni nasıl gördüğünü anlayınca çok üzüldüm. Artık toparlanmıştım ama onda da bir takım izler bırakmıştım. Terapi konularımız babamdan başlayıp nerelere kadar geldi bir bilseniz.

Hızlı koştum, çabuk yoruldum 10 senedir. Üzerine babamın gidişi de doktorun dediği gibi hayal ettiğim her şeyin bir illüzyon gibi bozulmasına sebep oldu. Hiçbir şeyi kontrol edemeyeceğimizi gösterdi bana. Şimdi akışta kalmaya, günü geldiği gibi yaşamaya çalışıyorum. Evet hala bazı şeyleri planlıyorum, yalan söyleyemem bu konuda. Ama eskisi gibi ölümden korkmuyorum. Kalanlara, gidenlere rağmen yaşamayı öğretmek yeterli gibi duruyor.