ÖZEL OKULLARDA YENİ KAYIT SİSTEMİ ÜZERİNE BİR HUKUK MÜCADELESI

“Devlet ya da özel okullarin gayesi, ideal öğrenciyi seçmek değil, her öğrenci için ideal bir eğitim ortami oluşturmaktir.”

Milli Eğitim Bakanlığı’nın 05.09.2025 tarihinde Özel Öğretim Kurumları Yönetmeliği’nde yaptığı değişiklikle özel okullar çeşitli sınav ve değerlendirmelerle öğrenci seçerek kaydedebilecek hale geldi. Türkiye Down Sendromu Derneği ise bu tartışmalı yönetmelik değişikliğine karşı Danıştay’da iptal davası açtı. Özellikle özel gereksinimli öğrenciler açısından ciddi riskler barındırdığı belirtilen düzenlemeye karşı derneğin yönetim kurulu üyesi ve avukatı, Av. Cansu Korkmaz ile konuştuk.

 

Bu dava tam olarak neye karşı açıldı? Ailelerimiz için en kısaca anlatır mısınız?

Bu dava, özel okulların öğrenci kabul süreçlerini değiştiren bir yönetmelik maddesine karşı açıldı. Yapılan değişiklikle birlikte ilkokullarda “süreç odaklı değerlendirme”, ortaokul ve liselerde ise okulların kendi sınavlarıyla öğrenci seçebilmesi mümkün hale getirildi. İlk bakışta teknik bir düzenleme gibi görünüyor, ama aslında çok daha derin bir mesele. Çünkü bu değişiklik, özellikle özel eğitime ihtiyaç duyan çocuklar açısından eğitim sistemine erişimi zorlaştırabilecek bir yapı oluşturuyor. Biz de tam olarak bu nedenle, düzenlemenin yürütmesinin durdurulmasını ve iptalini talep ettik .

 “Süreç odaklı değerlendirme” kulağa pedagojik bir kavram gibi geliyor. Neden bu kadar eleştiriyorsunuz?

Çünkü kavram doğru, ama kullanıldığı yer tamamen yanlış. Süreç odaklı değerlendirme, öğrenciyi elemek için değil, onu anlamak ve öğrenimini doğru şekilde nitelendirmek için kullanılan bir yöntemdir. Öğrencinin nasıl öğrendiğini, nerede zorlandığını ve hangi yöntemle desteklenmesi gerektiğini görmek için yapılır. İlkokullarda şu an belirli düzeyde sınav yapılmıyor, biliyorsunuz. Çocuk 1. Dönem ve 2. Dönem olarak gözleniyor; bu da gelişim raporuna yansıtılıyor. Millî Eğitim Bakanlığı ilkokulda sınav uygulamasını kaldırırken dönem sonunda öğrencinin kazanımlarının sınav kaygısı olmaksızın ölçülebilmesini hedeflemişti. Dolayısıyla bu tarz değerlendirmeler bir günde, birkaç saatlik gözlemle yapılabilecek bir şey değildir; zamana yayılması gerekir.

Ama bu düzenleme, bu yöntemi alıp bir “kayıt kriteri” haline getiriyor. Yani okul şunu diyebilecek: “Biz gözlemledik, uygun bulmadık.” Bu, pedagojik bir değerlendirme değil, doğrudan bir eleme mekanizmasıdır. Bilimsel bir yöntemin içeriği boşaltılıp dışlayıcı bir araca dönüştürülüyor.

Bu durum özellikle hangi öğrencileri etkiliyor?

En çok özel gereksinimli çocukları. Down sendromlu çocuklar, otizm spektrumundaki öğrenciler, dikkat eksikliği olan ya da öğrenme güçlüğü yaşayan çocuklar… Bu öğrenciler zaten standart ölçme ve değerlendirme sistemlerinde dezavantajlı bir konumda. Eğitim sisteminin görevi, makul düzenlemelerle fırsat eşitliğini sağlamak olmalı, eşitsizliği derinleştirmek değil.

Ama düzenlemeye baktığınızda bu çocuklara ilişkin tek bir özel tedbir yok. Ne uyarlanmış sınavdan bahsediliyor, ne bireyselleştirilmiş değerlendirmeden, ne de makul düzenlemeden. Herkes aynı ölçütlere tâbi tutuluyor. Bu da kağıt üzerinde eşitlik gibi görünse de, gerçekte ciddi bir eşitsizlik yaratıyor.

Bu noktada “ayrımcılık” diyorsunuz. Bu biraz ağır bir ifade değil mi?

Aslında tam tersine, hukuki olarak oldukça net bir durum. Uluslararası sözleşmelerde de açıkça düzenlenmiş bir ilke var: Eğer özel gereksinimli bireyler için gerekli uyarlamaları yapmazsanız, bu ayrımcılıktır. Yani herkese aynı şeyi uygulamak her zaman eşitlik anlamına gelmez.

Bu düzenleme görünüşte nötr. Ama sonuçlarına baktığınızda, özel gereksinimli çocukları sistemin dışına iten bir etkisi var. Bu da dolaylı ayrımcılık dediğimiz şey. Hukuken de çok açık bir ihlal söz konusu .

 Düzenlemeyle özel okulların ortaokul ve lise kademelerinde de sınavla öğrenci seçme yetkisi tanındı. Ortaokul ve liselerde getirilen sınav sistemi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ortaokul kademesinde devlet okullarında sınav yok; adrese dayalı kayıt sistemiyle öğrenci ikametine en yakın okula kendiliğinden kaydediliyor. Fakat Millî Eğitim Bakanlığı, devlet okullarında olmayan bir düzenlemeyi özel okullara getirdi. Dolayısıyla orada sorun daha da büyüyor.

Ayrıca iptali için dava açtığımız yönetmelik maddesinde ilkokuldaki değerlendirmeler için en azından yapılacak değerlendirme formlarında Bakanlık onayı aranıyor. Ama ortaokul ve liselerde her okul kendi sınavını yapabilecek ve bu sınavlar için hiçbir merkezi denetim öngörülmemiş. Bakanlık onayı da gerekli görülmemiş.

Bu şu anlama geliyor: Her okul kendi kriterini belirleyecek, kendi sınavını yapacak, kendi öğrencisini seçecek. Bu, eğitimde birlik ilkesine doğrudan aykırı. Türkiye’de eğitim sistemi devletin denetimi altında yürütülür. Özel okullar da bu sistemin dışında değil. Ama bu düzenleme, o denetim mekanizmasını fiilen ortadan kaldırıyor.

Özel gereksinimli öğrencileri de sınavda yeterli puanı alamadıkları için kaydetmeyecekler. Halbuki lise kademesi için yapılan merkezi sınav Lise Giriş Sınavı’nda (LGS) özel gereksinimli öğrenciler için alınacak tedbirler yazılı. Bu iptalini talep ettiğimiz yönetmelik maddesinde ise hiçbir düzenleme öngörülmemiş.

Yönetmelikte kendi içinde bir çelişki olduğunu da söylüyorsunuz. Bu ne anlama geliyor?

Şöyle: Aynı maddede “zeka testi ve benzeri uygulamalarla öğrenci seçilemez” deniyor. Ama hemen ardından sınav ve değerlendirme yöntemleri getiriliyor. Oysa bu yöntemlerin doğası zaten ölçme ve eleme üzerine kurulu.

Yani bir yandan “ölçemezsin” diyorsunuz, diğer yandan ölçmenin başka yollarını da açıyorsunuz. Bu hem hukuki belirlilik ilkesine aykırı hem de uygulamada ciddi bir karmaşa yaratacak bir durum .

 Bu değişikliğin pratikte nasıl sonuçlar doğuracağını öngörüyorsunuz?

En somut sonuç şu olur: Özel gereksinimli öğrenciler özel okullara giremez hale gelir. Açıkça söylemek lazım. Çünkü özel gereksinimli çocuklar bu tür eleme sistemlerinde “uygun bulunmayan” öğrenci olarak etiketlenmeye çok daha açık.

Bu da eğitim yükünün tamamen devlet okullarına kayması demek. Oysa özel okullar sistemin bir parçası ve eğitim hizmetini paylaşmak zorundalar. Ama bu düzenleme, özel okullara dolaylı olarak “seçme” ve “eleme” imkanı tanıyor. Bu da sistemin dengesini bozuyor .

Bu değişiklik yalnızca özel gereksinimli çocukları değil, tüm öğrencileri etkiliyor; çünkü mesele tek tek çocuklar değil, sistemin kendisi. Eğitimde belirli kurumları denetim dışına ittiğinizde bunun sınırını çizemezsiniz. Nitekim geçmişte özel okulların kendi sınavlarını yaptığı sistem kaldırılmıştı; çünkü Tevhid-i Tedrisat ilkesine aykırıydı. Bugün veliler, daha iyi imkanlar için özel okullara yönelirken, muğlak gerekçelerle çocukların kayıt edilmemesi gibi bir tabloyla karşılaşabiliyor. Oysa nitelikli ve kapsayıcı eğitim, tüm çocuklar için bir zorunluluktur.

Ayrıca “özel eğitim” ve “özel gereksinimli çocuk” kavramlarını da çoğu zaman hatalı yorumluyoruz. Kamuoyunda bu kavramlar sanki yalnızca belirli tanı gruplarına aitmiş gibi algılanıyor. Oysa mevzuat böyle söylemiyor. Özel Eğitim Hizmetleri Yönetmeliği’nde özel eğitime ihtiyacı olan birey, “akranlarından anlamlı düzeyde farklılık gösteren birey” olarak tanımlanır. Bu farklılık kalıcı olabileceği gibi geçici de olabilir; her durumda resmi ve yoğun destek gerektirmez, ancak ihtiyaç ortaya çıktığında özel eğitim tedbirleri devreye girer.

Aslında bu yaklaşım hayatın içinde de karşımıza çıkıyor. Hepimizi derinden sarsan, yaralarını hala sarmaya çalıştığımız 6 Şubat depremlerinin ardından Milli Eğitim Bakanlığı’nın merkezi sınavlarda ikinci dönem konularını kapsam dışı bırakması, tüm öğrenciler için alınmış bir uyarlama kararıydı. Bu da özünde bir özel eğitim tedbiridir; çünkü öğrencilerin içinde bulunduğu koşullara göre sistemi esnetir. Aynı şekilde üstün ve parlak zekâlı öğrencilerin eğitim aldığı Bilim ve Sanat Merkezleri’nin de aynı yönetmelik kapsamında düzenleniyor olması, özel eğitimin yalnızca belirli tanılara indirgenemeyeceğini açıkça gösterir. Özetle özel eğitim, istisnai bir alan değil; eğitimin kendisini farklılıklara göre uyarlama biçimidir.

Peki özel okullar ne yapmalı?

Eğitim sistemine dair özel okulların en temel yanılgılarından biri, “iyi okul” kavramını hâlâ “iyi öğrenciyi seçebilen okul” üzerinden tanımlamak. Oysa çağdaş eğitim anlayışı tam tersini söylüyor: mesele öğrenciyi elemek değil, her öğrencinin gelişebileceği bir ortam kurabilmek. Devlet ya da özel fark etmeksizin, bir eğitim kurumunun asıl niteliği, kapısından içeri giren öğrenciyi ne kadar dönüştürebildiğiyle ölçülür.

Bugün dünyada eğitim politikalarının yönü oldukça net. Kapsayıcı eğitim, artık alternatif bir model değil, ana akımın kendisi. Teknolojinin eğitime entegrasyonu, öğrenme süreçlerini bireyselleştirme imkânı sağlarken; farklı gelişim özelliklerine sahip öğrencilerin aynı ortamda bulunması, eğitimin niteliğini düşüren değil, aksine zenginleştiren bir unsur olarak görülüyor. Öğrenciler arasındaki farklılıklar bir problem değil, pedagojik bir veri olarak kabul ediliyor. Eğitim sistemi de bu veriye göre kendini esnetiyor, uyarlıyor ve yeniden kuruyor.

Buna karşılık, bizde hâlâ “en uygun öğrenciyi bulma” refleksi baskın. Okullar, nasıl daha kapsayıcı olabiliriz sorusunu sormak yerine, kimi içeri alıp kimi dışarıda bırakacaklarını tartışıyor. Süreç odaklı değerlendirme ya da sınav gibi araçlar, öğrenciyi anlamak için değil, onu sistemin dışında bırakmak için kullanılabiliyor. Bu yaklaşım, yalnızca pedagojik olarak sorunlu değil; aynı zamanda eğitim hakkının özüne de aykırı.

Gerçek kalite, seçicilikte değil kapsayıcılıkta ortaya çıkar. Vizyon sahibi bir okul, tek düze bir öğrenci profili yaratmaya çalışmaz; farklılıkları yönetebilen bir eğitim ortamı kurar. Çünkü eğitim, en hazır olanları parlatmak değil, her öğrencinin potansiyelini açığa çıkarabilmektir. Bu da ancak esnek, uyarlanabilir ve hakkaniyetli bir sistemle mümkündür.

Dolayısıyla asıl soru şu olmalı: “En iyi öğrencileri nasıl seçeriz?” değil, “Her öğrenci için en iyi koşulları nasıl oluştururuz?” Eğitim sisteminin yönü de, geleceği de bu soruya verilen cevapta gizli.

Farklı olmak isteyen özel okullar uzun süredir ders dışı aktiviteler, yurtdışı gezileri ya da Model United Nations gibi uluslararası programlar üzerinden kendilerini anlatıyor. Oysa bugün bunlar artık bir fark yaratmıyor; neredeyse her okul aynı vitrini kurabiliyor. Asıl mesele, okulun ne sunduğu değil, nasıl bir eğitim anlayışını inşa ettiği. Gerçek fark, her çocuğun potansiyelini ciddiye alan, farklılıkları sorun değil zenginlik olarak gören ve bunu sadece söylemde değil yapıda kurabilen bir yaklaşımda ortaya çıkıyor. Bu da ancak kısa vadeli kazanımların ötesine geçip, kalıcı bir eğitim kültürü oluşturmayı hedefleyen bir vizyonla mümkün. Böyle bir iddiası olan okulların, kapsayıcılığı merkeze alarak gerçekten dönüştürücü bir model kurma sorumluluğunu üstlenmesi gerekiyor. Elini taşın altına koymak, tam olarak burada anlam kazanıyor. Vizyonerlik, gerçek idealistlik ve o idealleri gerçekleştirmek burada başlıyor.

 Son olarak, bu davanın sizce daha geniş anlamda önemi ne?

Bu dava sadece bir yönetmelik maddesiyle ilgili değil. Bu, nasıl bir eğitim sistemi istediğimizle ilgili. Eğitim sistemi kapsayıcı mı olacak, yoksa seçici mi? Her çocuk için mi olacak, yoksa sadece belirli bir profil için mi?

Devlet ya da özel okulların gayesi, ideal öğrenciyi seçmek değil; her öğrenci için ideal bir eğitim ortamı oluşturmaktır.

Eğer eğitim hakkını gerçekten bir hak olarak görüyorsak, bu tür düzenlemeleri çok dikkatli değerlendirmek zorundayız. Çünkü eğitim, telafisi en zor alanlardan biri. Bir çocuğun kaybettiği bir yıl, geri kazanılamıyor.

O yüzden mesele teknik değil; çok daha temel bir soruya dayanıyor: Bu sistemin içinde kimler kalacak? Türkiye Down Sendromu Derneği olarak, başta Down sendromlu bireyler olmak üzere tüm özel gereksinimli çocukların hayatın her alanına anlamlı katılımını savunuyoruz. Bu hakkı zedeleyen ya da daraltan her uygulamaya karşı mücadelemizi sürdüreceğiz ve bu süreçte kamuoyunun desteğini önemsiyoruz.