NÖROÇEŞİTLİLİK ERSPEKTİFİNDEN OTİZMDE TANI, TAKİP VE DESTEK SÜREÇLERİ

Otizmi erken fark etmek neden önemli? Tanı nasıl konuluyor? Özel eğitim ve ilaç tedavisinde nelere dikkat edilmeli? Otizmi bütüncül bir bakış açısıyla ele almanın önemini vurgulayan Çocuk ve Genç Psikiyatri Uzmanı Uzm. Dr. Ayşegül Tonyalı yanıtlıyor.

Nöroçeşitlilik kavramı, otizmi anlamamıza nasıl katkı sağlıyor?

Nöroçeşitlilik, temelde insanı ve insan zihnini anlamaya dair bir bakış açısı sunar. Nasıl ki biyolojik çeşitlilikten söz ettiğimizde her bireyin saç rengi, göz rengi, parmak izi gibi fiziksel özelliklerinin birbirinden farklı olduğunu kabul ediyorsak, beyin gelişiminin ve zihinsel işleyişin de tek tip olmasını beklemek gerçekçi değildir. Her insanın zihni, tıpkı biyolojik yapısı gibi kendine özgü özellikler taşır. Bu perspektiften bakıldığında, dikkat, sosyal beceriler, iletişim ve düşünme biçimleri açısından tüm zihinlerin farklı bir dağılım gösterdiğini söyleyebiliriz. Otizm ise bu çeşitlilik içinde, özellikle sosyal ve iletişim alanlarında daha belirgin farklılıkların görüldüğü bir nörogelişimsel durum olarak tanımlanabilir. Dolayısıyla nöroçeşitliliği yalnızca otizmle sınırlamak yerine, insan zihninin doğal çeşitliliğini kapsayan bütüncül bir kavram olarak değerlendirmek gerekir.

Nöroçeşitlilik bilgisinin ardından otizmde tanı sürecine biraz değinmek isteriz. İki otizm tanılı çocukta belirtilerin çok farklı şekillerde seyrettiğini görüyoruz. Neden otizmi tek bir tablo üzerinden değerlendiremiyoruz?

Otizmde belirtilerin farklı biçimlerde ortaya çıkması, beynin farklı bölgelerindeki gelişim çeşitliliğinin bu tabloya yansımasıyla ilişkilidir. Her bireyin beyin gelişimi kendine özgüdür ve bu durum otizmin seyrini de doğrudan etkiler. Güncel araştırmalar, erken dönemde tanı alan çocuklarla daha geç tanı alan çocukların klinik görünümlerinin bile farklı olabildiğini gösteriyor.

Bu nedenle otizmde tek tip bir profil ya da herkese uyan net bir tablo tanımlamak mümkün değildir. Bir çocukta duyusal hassasiyetler ya da arayışlar ön plandayken, başka bir çocukta bu özellikler hiç görülmeyebilir. Kimisinde takıntılar belirginken, kimisinde olmayabilir. Bu farklılıklar son derece doğaldır.

Otizm için “şu davranış varsa kesin otizmdir” ya da “şu yoksa otizm değildir” gibi keskin yargılar da kuramayız. Burada bir checklist yok. Asıl amaç, her çocuğu  kendi içinde değerlendirerek ihtiyaçlarını doğru şekilde belirlemek ve buna uygun destek planı oluşturmaktır. Bu nedenle bireysel değerlendirme her zaman önceliklidir.

Bir checklist yok dediniz… Otizm tanısı koymak için testler var mı? Bunların checklist’ten nasıl bir farkı var? Ya da siz bir çocuk ve ergen psikiyatristi olarak hangi testlere başvuruyorsunuz ve tanıyı nasıl koyuyorsunuz?

Öncelikle çocuğun gelişim alanlarını değerlendiriyoruz. Yaşına ve akranlarına göre hangi alanlarda zorluk yaşadığını inceliyoruz. Sosyal ve iletişimsel alanlar, duygusal alanlar, regülasyon, dikkat… Gelişimsel olarak yaşıtlarına kıyasla nerede durduğunu anlamaya çalışıyoruz. Eğer bu değerlendirme sırasında sosyal ve iletişimsel dil alanıyla ilişkili belirgin zorluklar olduğunu düşünürsek, çocuk ve ergen psikiyatrisinde kaçınılmaz olarak şu soru ortaya çıkar, Otizm olabilir mi? Bu soru işaretini mutlaka netleştirmemiz gerekir.

Bu netliği sağlamak için, dünya çapında kabul görmüş, standardize edilmiş testler ve yapılandırılmış görüşmelerden yararlanıyoruz. ADOS, ve 3Di gibi değerlendirme araçlarının Türkçe’ye uyarlanmış versiyonları mevcut. Çocuğa en uygun olanları uygulayarak, otizm olup olmadığını ya da eşik altı bir durum söz konusuysa hangi alanlarda zorluk yaşadığını belirliyoruz. Dil alanında mı, sosyal alanda mı, jest kullanımında mı güçlük var? Bunları netleştiriyoruz. Ardından çocuğun ihtiyaçlarına göre bireyselleştirilmiş bir destek planı oluşturuyoruz. Bu, bizim mesleki sorumluluğumuz. Bununla mükellefiz.

Bu nedenle beklemeyi tercih etmiyoruz. Sıkça duyuyorum “Bir kreşe gitsin, bir oyun terapisi alsın, bekleyelim bir bakalım” deniyor. Hayır, böyle bir yaklaşım yok.

Neden bunun bir zorunluluk olduğunu söylediniz?

Çünkü burada kaçırmak istemediğimiz çok kritik bir zaman aralığı var. Beynin esnekliğinin ve plastisitesinin en yüksek olduğu bu dönemde kazanımlar çok daha güçlü ve kalıcı olabiliyor. Aynı müdahaleleri on yıl sonra yaptığınızda ise bu kazanımların yarı yarıya azalabildiğini, hatta bazı alanlarda hiç ilerleme sağlanamayabildiğini biliyoruz. Bu nedenle süreci gereksiz yere uzatmadan, durumu olabildiğince erken dönemde netleştirmeyi önemsiyoruz.

Az önce çok önemli bir noktaya değindiniz. Otizm şüphesi söz konusuysa, kesin tanı konulmamış olsa bile “kreşe başlasın, sonra bakarız” yaklaşımı neden sakıncalı?

Bu, gerçekten çok tehlikeli bir yaklaşım. Çünkü “kreşe gitsin, bir bakalım” denildiğinde ebeveynde şu algı oluşuyor ‘Demek ki çok da önemli bir şey yok’. Bunu o kadar sık duyuyorum ki… Aile, çocuğu kreşe gönderiyor. Sonra tekrar başvurduklarında aradan bir yıl, hatta iki yıldan fazla zaman geçmiş oluyor.

Oysa yapılması gereken şey aslında çok basit. Çocuğa gelişimsel bir perspektiften baktığımızda, pek çok farklı alanı olduğunu biliyoruz. Sosyal alan, duygusal alan, yürütücü işlevler, dikkat gibi birçok farklı gelişim alanı var. Bu alanlardan herhangi birinde yaşıtlarına göre belirgin bir farklılık gördüğünüz anda, o alana yönelik destek sürecini başlatmanız gerekir.

Bu farklılık sosyal ve iletişimsel alandaysa, tanı ve etiketlerden bağımsız olarak da baktığınızda, yine aynı noktaya geliyoruz. Bir değerlendirme ve destek sürecine yönelmek gerekiyor. Biz elbette bunu tanısal olarak da netleştirmeye çalışıyoruz. Çünkü çocuğa göre bireyselleştirilmiş, kanıta dayalı uygulamalar mevcut. Bunlar bilimsel kılavuzlarda açıkça yer alıyor. İngiltere’nin, Amerika’nın ve pek çok ülkenin rehberleri var ve hepsi erişime açık. Dolayısıyla biz de bu rehberlerde önerilen doğrultuda yönlendirme yapmakla mükellefiz.

Sonuçta çocuk, yaşıtlarına göre geride kaldığı alanlar üzerinde yoğunlaşan, bireyselleştirilmiş bir destek programına mümkün olan en erken dönemde dahil edilmelidir.

Erken tanıya çok vurgu yapıyoruz. Erken tanı neden bu kadar önemli? Erken fark etmek çocuğun yaşamında neleri değiştirir? Otizm en erken hangi yaşta fark edilebilir?

Araştırmalara göre ailelerin ortalama fark etme yaşı genellikle iki yaş civarındadır. Ancak bir yaşında da bu tanı konulabiliyor. Hatta bazı çalışmalarda, daha da erken dönemde belirli belirtilerin ve “kırmızı bayrak” olarak adlandırılan uyarı işaretlerinin görülebildiği gösteriliyor. Bu dönemde bazı gelişimsel beceriler ortaya çıkmamışsa burada biraz daha yakından bakmak ve takip etmek gerekiyor.

Otizm için bir yaşında bile bu kadar erken dönemde ipuçları var mı?

Evet, bir yaş öncesinde bile bazı küçük ama önemli ipuçları olabiliyor. Bu dönemde özellikle göz teması, sosyal gülümseme, anneyi gördüğünde gülümseme gibi bazı temel sosyal becerileri bekliyoruz. Bunların yanı sıra, annenin içgüdüsel olarak hissettiği bir şey varsa, bunun mutlaka ciddiye alınması ve değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bir yaşından küçük çocuklarda riskli bebek izlemi dediğimiz bir takip sürecimiz oluyor. Bu süreçte aileye, çocuğun ihtiyaçlarına uygun şekilde yönlendirme ve eğitim desteği vermek gerekebiliyor.

Annelerin içgüdüsel olarak hissettikleri o duyguya değinmeniz çok önemliydi…

Evet, aileler bunu çok net ifade ediyor. Anneler sıklıkla “Ben zaten biliyordum” diyorlar. Hissettikleri bir şey oluyor ve bunun bilimsel karşılığı da var. Araştırmalar, bakım verenin, özellikle de annenin bu sezgisinin uzun vadede nörogelişimsel farklılıkları öngörmede anlamlı bir yordayıcı olabildiğini gösteriyor. Yani o his gerçekten çok kıymetli.

Buradan ailelere seslenmiş olalım… Eğer içinizde böyle bir duygu varsa, bunu ciddiye almak çok doğru bir adım. Çocuğun değerlendirilmesi, tanılar, isimler… Bunlar çoğu zaman korkutucu gelebiliyor. Ancak bunlar kötü bir gidişatın göstergesi değil. Tam tersine, çocuğunuz için doğru adımı attığınızın, ihtiyaçlarını zamanında fark ettiğinizin ve onun adına sorumluluk aldığınızın bir göstergesi.

Bazı tanı isimlerini duymak bile istemeyebiliyoruz. Bu kelimeler bizde yoğun kaygı yaratabiliyor. Bunun da ruhsal bir karşılığı var, bunlar savunma mekanizmaları. Zorlayıcı gerçeklerle karşılaştığımızda, görmezden gelme eğilimi gösterebiliyoruz. Bu çok insani, çok anlaşılır bir süreç. Kabullenmeyle ilişkili ebeveynin yaşadığı ciddi bir ruhsal yolculuk var.

Ancak ne her şeyi felaket senaryosu üzerinden okumak ne de bu süreci uzatarak çocuğun gelişimsel olarak gecikmesine neden olmak doğru değil. İki uçtan da kaçınmak gerekiyor. Bizler de aileleri bu denge içinde bilgilendirmeye çalışıyoruz. Çünkü günün sonunda burada çocuğun adına konuşuyoruz. Bizim önceliğimiz, anne babaların duygularını yok saymadan ama çocuğun ihtiyaçlarını da geciktirmeden, yapılması gerekenin zamanında yapılmasını sağlamak.

“Bir şey var gibi ama adı yok…” Pek çok aile sürece bu cümleyle başlıyor. Doktor doktor geziliyor, testler yapılıyor ama net bir tanı konmuyor. Bu noktada ne yapılmalı?

Benim klinik pratiğimde de bu grubun giderek arttığını gözlemliyorum. Uzun süredir takip ettiğimiz bu çocuklar için eşik altı diye adlandırdığımız bir kavram var. Bu, belirtilerin dışarıdan bakıldığında çok belirgin olmaması ya da çocuğun günlük yaşamını ağır biçimde etkilememesi anlamına geliyor. Ancak eşik altı demek, hiçbir sorun yok demek değil. Madalyonun diğer yüzünde, çocuğun yaşadığı bazı gerçek zorluklar bulunuyor. Bu çocuklar, nörogelişimsel bir farklılıkları olmasına rağmen, yeterince fark edilmeden ve gerekli destekleri almadan yaşamlarına devam edebiliyorlar. Bu da zamanla daha karmaşık sorunlara yol açabiliyor. Bize daha geç dönemde başvurduklarında, sosyal dışlanma, akran zorbalığı, kaygı bozukluğu ya da depresyon gibi ikincil sorunların tabloya eklendiğini görebiliyoruz.

Stimming (tekrarlayıcı hareketler) nedir? Sadece otizmde mi görülür? Neden ortaya çıkar ve nasıl yaklaşılmalı?

Stimming’in herkesin hayatında farklı biçimlerde karşılığı vardır. Örneğin bazen ayağımızı sallarız, bazen kalemle oynarız. Dolayısıyla bu davranışlar yalnızca otizme özgü değildir. Ancak otizmde ve DEHB’de daha sık ve belirgin görülebilir.

Bunun temel nedeni, bu davranışların bir işlevinin olmasıdır. Biz bu tür davranışları doğrudan bastırmak ya da tamamen ortadan kaldırmak yerine, önce anlamaya çalışırız. Çocuk bunu hangi ortamlarda yapıyor? Stres azaltmak için mi? Düzenlenme ihtiyacının bir göstergesi mi?

Bu davranışlar rahatlatıcı ve regülatif bir işleve sahip olabilir. Çocuk çok gürültülü bir ortama mı girdi, yoğun bir sosyal etkileşime mi maruz kaldı, aşırı mı uyarıldı, duyusal bir yüklenme mi yaşadı? Bunları anlamak çok önemlidir. Kök sebebi kavradıktan sonra hem ortamı düzenleyici önlemler alırız hem de çocuğun ihtiyaçlarını gözetiriz.

Eğer stimming çok yoğun, sık ve şiddetliyse, çocuğun dikkatini toparlamasını engelliyor, işlevselliğini bozuyor ya da çevresel olarak rahatsız edici bir boyuta ulaşıyorsa, bu durumda sınırlayıcı bir yaklaşım benimseyebiliriz. Ancak bu, tamamen bastırmak anlamına gelmez. Daha çok, ‘Bu senin rahatlatıcı hareketin, bunu şu ortamlarda, şu şekilde yapabilirsin’ diyerek uygun şekilde düzenlemeyi hedefleriz.

Bazen çok sert ve zarar verici müdahaleler duyuyoruz. Stimming’i engellemek için ceza yöntemlerine başvurulabiliyor. İşlevini anlamadan doğrudan engellemeye yönelik bu tür uygulamaların tehlikeli olduğunu söyleyebilir miyiz?

Kesinlikle söyleyebiliriz. Çocuğun doğasını ve davranışın altında yatan nedeni anlamadan, sadece bastırmaya yönelik bir yaklaşım hem etkisiz hem de son derece acımasızdır.

Çünkü o davranış, çocuğun bildiği belki de tek rahatlama yöntemi olabilir. Örneğin çocuk sesten ya da ışıktan rahatsız oluyor ve bu nedenle bu hareketi yapıyor olabilir. Siz bunun nedenini anlamadan yalnızca davranışı engellemeye çalışırsanız, çocuk rahatsızlığını nasıl ifade edecek? Ya başka bir yolla bunu dışa vuracaktır ya da başka bir şekilde kendini regüle etmeye çalışacaktır. Oysa asıl yapılması gereken, ortamı çocuğun ihtiyacına göre düzenlemektir. Örneğin ışığın şiddetini azaltmak gibi.

Biraz metaforik olacak ama, gözümüze güçlü bir fener tutulsa ve ‘Hiçbir şey yapmadan buna bakacaksın’ dense, hepimiz rahatsız oluruz değil mi? Hatta büyük ihtimalle öfkelenir ve tepki veririz. Bu da buna çok benzer bir durum. Burada biraz empati kurmak gerekiyor.

Bu davranışların mutlaka bir nedeni ve işlevi vardır. Eğer çok yaygın değilse, şiddetli değilse, çocuğun işlevselliğini bozmayıp zamanını almıyorsa, dersine odaklanmasına engel olmuyorsa, müdahale de etmeyebiliyoruz. Çocuğun durumuna ve bu davranışların onu ne ölçüde olumsuz etkilediğine göre yaklaşımımız şekilleniyor.

Hangi durumlarda ilaç tedavisi gündeme gelir? İlaç takibi nasıl yapılmalıdır?

İlaç başlama konusu gerçekten bizim en hassas ve en çok zorlandığımız alanlardan biri. Özellikle otizm söz konusu olduğunda, sosyal ve iletişimsel alanlara doğrudan etkili, güçlü ve kanıta dayalı bir ilaç tedavisi seçeneği bulunmuyor. Bu nedenle ilaçlar daha çok tekrarlayıcı davranışlar, kısıtlı ilgi alanları ya da “irritabilite” dediğimiz çabuk öfkelenme, parlamalar ve yoğun huzursuzluk gibi durumlarda gündeme gelebiliyor.

Burada bizim için yine bazı kritik noktalar var. Özellikle eşlik eden kaygı bozukluğu, takıntılar, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu gibi başka durumlar ya da ek tanılar söz konusuysa, çocuğun işlevselliğini belirgin biçimde düşürüyorsa, ilaç tedavisi bir seçenek haline geliyor. Çünkü eş tanılar, çocuğun potansiyelini ciddi şekilde aşağı çekebiliyor.

Aileler, “Bu ilaçların yan etkileri olur mu? Çocuğuma ilaç vermeli miyim?” soruları nedeniyle ciddi tereddüt yaşayabiliyor. Bu konudaki yaklaşımınız nedir?

Elbette ailelerin bu noktada çok sayıda soru işareti oluyor. Biz de aynı hassasiyeti taşıyoruz, bir ağrı kesici verirken bile yan etki ihtimalini düşünüyoruz. İlaçların hiçbir yan etkisi yoktur diyemeyiz. Bu nedenle temel yaklaşımımız her zaman kar-zarar dengesini gözetmek oluyor.

Örneğin dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan bir çocuk düşünelim. Çocuk dikkatini veremiyor, çabuk sıkılıyor ve aldığı eğitim ve desteklerden yeterince fayda sağlayamıyor. Zamanla daha da bunalıyor, motivasyonu düşüyor. Bu durum yalnızca çocuğu değil, aileyi de ciddi biçimde etkiliyor. Böyle bir tabloda ilaç vermemek, çocuğu bir riskten korumak anlamına gelmeyebiliyor. Başka bir olumsuzluğa ilerlemesine zemin hazırlayabiliyor. Bu nedenle her zaman çocuğun yararını esas alan, bireysel olarak değerlendirilmiş bir karar vermek gerekiyor.

Ebeveynler bazen “Vermesek olur mu?” diye sorabiliyor. Bu noktada nasıl bir yorumunuz olur?

Özellikle DEHB tanısı koyduğumuz ve çocuğun işlevsellik alanlarının belirgin biçimde etkilendiği durumlarda, yani çocuk potansiyelinden geri kalıyorsa, ‘Vermeseniz de olur’ demek çok mümkün değil. Burada meseleyi biraz farklı bir yerden düşünmek gerekiyor.

Şöyle bir örnek veriyorum ailelere… Diyelim ki böbrek taşınız var. Bunun için size yaşam tarzı değişiklikleri, öneriler, destekleyici yöntemler sundum. Ancak buna rağmen ağrınız geçmiyor, günlük hayatınızı ciddi biçimde etkiliyor, iş ortamında duramıyorsunuz. Böyle bir durumda size ‘İlaç almayabilirsiniz’ diyebilir miyim?

Beynin içini açıp doğrudan görüntüleyemiyor oluşumuz, orada biyolojik olarak etkilenen bir alan olmadığı anlamına gelmez. Dolayısıyla çocuğun yaşam kalitesini, işlevselliğini ve gelişim potansiyelini ciddi biçimde etkileyen bir durum söz konusuysa, ilaç tedavisini yalnızca bir seçenek değil, bazen gerekli bir destek olarak düşünmek gerekir.

Özel eğitim sürecine de değinmek isteriz. Aile, çocuğu için ek destek gerektiğini öğrendi ve özel eğitime başladı diyelim. Bu noktada sizin için “Bu çocuk özel eğitimden fayda görüyor” diyebileceğiniz ölçütler nelerdir?

Biz bir reçete yazdığımızda, bu her zaman yalnızca ilaç anlamına gelmez. Reçetemiz bazen eğitim, bazen terapi, bazen rehabilitasyon, bazen de ilaç olur. Yani bizim reçetelerimiz oldukça çeşitlidir. Bir hekim olarak nasıl ki verdiğim ilacın etkisini takip ediyorsam, çocuk fayda görüyor mu, ilerleme var mı diye düzenli değerlendirme yapıyorsam, özel eğitim süreci için de aynı yaklaşımı benimsiyoruz. Çünkü bu da bizim için bir tür tedavi reçetesidir ve sonucunu mutlaka takip etmemiz gerekir.

Bu değerlendirmeyi yaparken hem nesnel ölçütlerden yararlanırız hem de klinik muayeneyi esas alırız. Bir çocuk muayeneye geldiğinde, arka planda oldukça kapsamlı bir klinik değerlendirme süreci işler.

Diyelim ki, bazı alanlarda belirgin ilerleme var, bazı alanlarda ise beklediğimiz gelişme yok. Bu durumda reçetemizi yeniden gözden geçiririz. Örneğin, ‘Şu anda göz teması alabiliyoruz, ancak şu alanlarda daha yoğun çalışılması gerekir’ diyerek eğitim ve destek programını yeniden yapılandırabiliyoruz.

Aslında bu durumda hem aileye hem de özel eğitim kurumuna bir reçete yazmış mı oluyorsunuz?

Evet, aynen öyle. Bu nedenle iş birliği çok kritik. İş birliği olmadan herkes çocuk için bir şey yapmaya çalışır ancak herkes farklı yönlere doğru ilerlerse sağlıklı bir yol alınamaz. Oysa hekim, aile, öğretmen ve kurum birlikte, koordine ve uyum içinde çalıştığında çocuk maksimum faydayı sağlar. Zaten bilimsel olarak önerilen yaklaşım da budur, multidisipliner bir ekip çalışması.

Eğitim sürecini yalnızca aileden mi dinliyorsunuz, yoksa özel eğitim öğretmeniyle de iletişim kuruyor musunuz?

Özel eğitim öğretmenleriyle mutlaka iletişim kuruyoruz. Aksi halde süreç havada kalıyor. Öğretmenin gözlemleri çok kıymetli çünkü çocukla en fazla vakit geçiren kişilerden biri o. Bu nedenle belli aralıklarla görüşüp, seanslarda neler yaşandığını, çocuğun nasıl ilerlediğini mutlaka öğreniyoruz.

Diyelim ki, özel eğitimden beklediğimiz verimi alamıyoruz. Bu durumda “Ne oluyor?” sorusunu birlikte ele alıyoruz. Buradaki geri bildirimler, süreci doğru yönetebilmek açısından son derece önemli. Çünkü otizmde süreç son derece dinamiktir. İki yaşındaki bir çocuğa önerdiğiniz eğitim yaklaşımıyla, beş yaşındaki bir çocuğa önereceğiniz yaklaşım aynı olmaz. Çocuk geliştikçe, ihtiyaçları da değişir. Gelişen, dönüşen ve esneyen bir beyne sahiptir. Bu nedenle destek programının da çocuğun ihtiyacına göre sürekli güncellenmesi gerekir.

Aileyi ise her zaman bir takımın merkezinde görüyorum. Şöyle bir benzetme yapıyorum ‘Aile gemiyi yürüten kaptandır. Doktor, anaokulu öğretmeni, sınıf öğretmeni, ergoterapist, fizyoterapist, psikolog ve özel eğitimci ise bu geminin içindeki ekip üyeleridir’. Bu ekip ne kadar iyi iletişim kurarsa, gemi o kadar doğru rotada ilerler. Ancak iletişimde kopukluk olursa, rota şaşar ve hedefe ulaşmak zorlaşır. Bu yüzden aile, bu ekibi iyi yönetmeli ve sağlıklı bir iletişim ağı kurmak için çaba göstermelidir.

Son olarak, ailelere ne söylemek istersiniz?

Ailelerin çok endişelendiğini, korktuğunu ve yoğun bir araştırma sürecine girdiğini biliyorum. Yaşadıkları tüm bu duyguları çok iyi anlıyorum. Otizm şüphesiyle ilk kez başvurduklarında yaptığımız ilk seanslar genellikle oldukça yüklü geçer. Çünkü orada hem belirsizlik vardır hem de büyük bir kaygı.

Ben hem o duyguyu paylaşmaya çalışıyorum hem de çocukları için en doğru adımı attıklarını gördükçe, zamanla ailelerin de güçlendiğini ve rahatladığını biliyorum. Mesele, bazı şeylerden kaçmak ya da görmezden gelmek değil. Hepimiz burada çocuk için varız, onun adına konuşuyoruz ve onun iyiliğini istiyoruz.

Birbirimizi ne kadar anlayabilir, ne kadar güçlü bir iş birliği kurabilirsek, çocuğa da o kadar faydamız dokunur. Biz de bu süreçte sizlerle benzer duyguları paylaşıyor, yanınızda olmaya çalışıyoruz.