Keşke Doğurmasaydınız Diyenlere…

ÖÇED Başkanı Parin Yakupyan yazdı: “Özel gereksinimli çocukların anneleri, sosyal medyada ve gündelik hayatta ‘keşke doğurmasaydınız’ diyenlerin vicdansızlığıyla karşı karşıya. Böyle yazanların savundukları şey bir fikir bile değil, insanları ‘istenenler’” ve ‘istenmeyenler’ diye ayırma hastalığı.

Bir sosyal medya kullanıcısı şöyle yazmıştı “Bir test yaptırmalı ve bu çocuğu dünyaya getirmemeliydiniz. Açıkçası bana zarar verirse hiç umurumda olmaz. Mümkünse devlet alsın, insanlardan uzak yaşatsın.”

Yoruma bakar mısınız!

Eğer insanlara inancınızı yitirmek istiyorsanız, sosyal medyada biraz fazla dolaşmanız yeterli. Özel gereksinimli çocukların annelerini, evlatlarını dünyaya getirerek bencilce davranmakla suçlayanlar bile var. Annelerin kendi egolarını tatmin etmek uğruna bir canlıyı acı dolu bir yaşama mahkum ettiğini söyleyenler de.  Ne yazık ki, sosyal medya bu tür cümlelerle dolup taşıyor. Bu kadar vicdansızca sözleri yazabilen insanların ne yaşadığını, hangi karanlıkta yoğrulduğunu anlamakta zorlanıyorum ben.

Onların gözünde çocuklarımız, topluma katılmaya layık bireyler değil. Özellikle Down sendromlu bireylerin annelerinin paylaşımları altına yazılan bazı yorumlar insanın yüreğinin kaldırmayacağı cinsten. Kendimi zaman zaman, bu insanların gerçekten böyle düşünmediğine inandırmaya çalışıyorum. İlgi çekmek istiyorlar, aldıkları tepkilerle besleniyorlar, son yılların moda ifadesiyle “trollük” yapıyorlar diye avutuyorum. Ama “Keşke doğurmasaydınız” diyen bir yorumun altında yüzlerce, binlerce beğeni gördüğümde… İşte orada boğazım düğümleniyor.

Pardon ama…

Bu insanlar bir annenin çocuğunu doğurup doğurmayacağına karar verme cüretini nereden buluyor? Nasıl çocuklar doğurursak tatmin olacaklar? Sarışın mı, esmer mi? Kaç IQ’nun altı yaşamayı hak etmiyor? Engelli olunca insanlıktan düşülen bir eşik mi var? Varsa, söylesinler de onu da bilelim.

Bilgileri Yok Ama Fikirleri Çok

Bu tür yorumları yapanlar, konuyla ilgili bir görüş savunduklarını sanıyorlar. Oysa savundukları şey bir fikir bile değil, insanları “istenenler” ve “istenmeyenler” diye ayırma hastalığı. Kısacası bilgileri yok ama fikirleri çok.

Okuduğum en korkunç yorumlardan biri, Down sendromlu bir çocuğun annesinin sayfasına yazılmıştı

“Duygu pornografisi yapmayın. Çocuk ağrı, hastalık, acı çektiğinde bir anne olarak buna nasıl katlanıyorsunuz? Hayvanları bile uyutuyoruz, acı çekiyorsa ve yapılacak bir şey yoksa…”

Okurken insanın kanı donuyor.

Bu insanlara asıl acının onlar gibi had bilmez yüzünden çekildiğini nasıl anlatabiliriz acaba? Kendi kriterlerine uymayan çocukların yok edilmesini savunmanın haklı görülebilecek hiçbir yanı yok.

Bir çocuğu doğurup doğurmamak yalnızca annenin kararıdır. Bize düşen tek şey, onun kararına saygı duymaktır. Bunun ötesine geçen her söz, her yorum, her yargı haddini aşmaktır.

Kusursuz Çocuk Yok, Eşit Hak Var

Özel gereksinimli çocukların anneleri, toplumda hala “eksik ya da yanlış çocuk doğurmuş”, “acınması gereken”, “hasta çocuk annesi” gibi zararlı etiketlerle karşı karşıya bırakılıyor. Bu damgalama yalnızca incitici değil, annelerin dayanıklılığını zayıflatan, çocukların hak sahibi bireyler olarak görülmesini engelleyen bir yük.

Bu bakış açısı, annelerin toplumsal hayata katılımını adım adım daraltıyor. Çocukların varlığını hak temelli bir çerçeveden çıkarıp “yardım”, “merhamet” ve “tahammül” sınırına hapsediyor.

Toplum annelerden “makbul çocuk” bekliyor. Sessiz, uyumlu, görünmeyen, zorlamayan çocuklar…

Kimse kusura bakmasın, annelerin topluma siparişe uygun bir çocuk verme borcu yok. Fakat toplumun onlara kapsayıcılık, eşitlik ve adalet borcu var.

Çocuğumuzdan Utanmamızı mı İstiyorsunuz?

Lafı dolandırmaya hiç gerek yok. Bazıları bunu istiyor. Sayları çok değil ama bunu hissettirenlerle karşılaşıyorum.

Ben çocuğumun ve diğer özel gereksinimli çocukların toplumsal hayata katılımı için seminerler veriyorum. Anlatıyorum, açıklıyorum, örnekliyorum. Dinleyenler alkışlıyor, “ne kadar güzel konuştunuz” diyorlar. Salondan çıkarken herkes hemfikir görünüyor.

Ama sonra…

Garen’le dışarıda bir restoranda otururken, yemek sırasında kalkıp biraz yürüdüğünde, kendini regüle etmek için sessizce adımlar attığında bakışlar üzerimize çevriliyor. Söze dökülmeyen bir ayıplama ile karşılaşıyorum. Ne kadar aldırmamaya çalışsam da, bazen başım öne eğiliyor. Çocuğumdan utandığım için eğmiyorum başımı. Onun ne kadar zorlu bir yolu yürüdüğünü, neleri başardığını çok iyi biliyorum. Başımı eğiyorum çünkü bazen tek bir bakış bile, yıllar öncesindeki bir travmayı tetiklemeye yetiyor. İstenmediğimiz, kabul edilmediğimiz, “fazlalık” hissettirildiğimiz anlardaki o duygu yeniden canlanıyor.

Çocuğunuzun hayatı çok zor olacak, toplumda kabul edilmeyecek, keşke doğurmasaydınız diyenlere bir şey sormak istiyorum… Hayatı zorlaştırmak bu kadar kolayken, neden “Hayatınızı kolaylaştırmak için ne yapabiliriz?” diye düşünmek aklınıza gelmiyor?

İnsanı diğer canlılardan ayıran şey, vicdanı, merhameti ve şefkatidir. Belliki bunlar sizde yeterince yok. Bizim çocuklarımızda ise sizden fazla var. O yüzden bazen merak ediyorum, bu toplumda yaşamayı kim daha çok hak ediyor acaba?

DamgalamayınYeter

Bizler toplumun tamamından destek göremeyeceğimizi çoktan öğrendik. Mücadelemizi, gerçekten iyi yürekli birkaç insanla, omuz omuza sürdürmeye devam ediyoruz. Kimseden kahramanlık beklemiyoruz. Alkış da istemiyoruz. Yardım edemeyenlerden tek bir şey bekliyoruz, bizi etiketlemeyin.

Çünkü her etiket, bir kapıyı biraz daha kapatıyor. Her bakış, her ima, çocuklarımızı hayattan bir adım daha geri itiyor. Bu sadece bir duyarsızlık meselesi değil. Bu, özel gereksinimli bireyleri ve annelerinin yaşamını zorlaştıran bir durum.

Biz ayrıcalık istemiyoruz.

Hoşgörü de istemiyoruz.

Sadece eşitlik istiyoruz.

Kusursuz çocuk yok ama eşit hak var.

Ve bu hak, kimsenin merhametine bağlı değil.