KAPSAYICILIK AYRI BİR ETKİNLİK OLMAMALI
İKSV İstanbul Müzik Festivali’nin düzenlediği “Rahat Konser”de sahne alan Lepidus Ensemble, klasik müziğin görünmez kurallarını geride bırakarak herkese açık, özgür ve güvenli bir alan sundu. Topluluğun kurucusu ve viyola sanatçısı Öykü Koçoğlu, müziğin yalnızca dinlenen değil, insanları birbirine bağlayan ve ait hissettiren ortak bir dil olduğunu anlatıyor.
İKSV İstanbul Müzik Festivali kapsamında ilk kez düzenlenen “Rahat Konser”de Lepidus Ensemble olarak sahnedeydiniz. Bu projeyle yollarınız nasıl kesişti?
İKSV’den bu projeyle ilgili teklif geldiğinde çok heyecanlandık. Lepidus Ensemble olarak müziğin toplumun her alanına ulaşabilmesini her zaman önemsiyoruz. “Rahat Konser” fikri de tam bu nedenle bize çok yakın geldi.
Bu konserlerde asıl amacımız sadece müzik yapmak değil, herkesin kendini rahat hissedebileceği, isterse hareket edebileceği, isterse farklı şekillerde tepki verebileceği güvenli bir konser ortamı yaratmaktı. Repertuvarımızı da bu doğrultuda, dinlemesi kolay, sıcak ve akıcı eserlerle oluşturduk.

Klasik müzik konserlerinde alışık olduğumuz bazı kuralların ve kalıpların esnetildiği bu konserin sizin için en önemli özelliği neydi?
Bence bu konserlerin en önemli özelliği, dinleyiciden belirli bir davranış biçimi beklememesiydi. Sahne üzeri performansları izlerken seyirciler için çoğu zaman sessiz olmak, klasik müzik konserlerinde eserlerin bölüm aralarında alkışlamamak gibi yazılı olmayan kurallar vardır. Oysa “Rahat Konser” projesinde herkes olduğu gibi kabul edildi. İhtiyaç duyulduğunda hareket edebilmek, soru sorabilmek ya da kısa bir mola vermek konser deneyiminin doğal bir parçasıydı.
İşin güzel tarafı ise bu esneklik müziğin değerinden hiçbir şey eksiltmedi. Tam tersine, dinleyiciyle çok daha samimi ve gerçek bir bağ kurmamızı sağladı. Bence klasik müziğin daha fazla insana ulaşabilmesi için bu tür kapsayıcı yaklaşımlar çok kıymetli. Bu deneyim bize, konser salonlarının herkes için erişilebilir ve davetkar olabileceğini bir kez daha gösterdi.
Konserde izleyicilerin salona girip çıkabilmesi, hareket edebilmesi ve ses çıkarabilmesi doğal karşılandı. Böyle bir ortamda sahnede olmak size nasıl hissettirdi? Dikkatinizin dağıldığı ya da zorlandığınız anlar oldu mu?
İlk başta bunun nasıl bir deneyim olacağını merak ettik. Klasik müzik eğitimimiz gereği çok farklı bir konser düzenine alışığız. Ancak konser başladıktan kısa bir süre sonra, salondaki hareketliliği bir dikkat dağıtıcı unsur olarak değil, o anın doğal bir parçası olarak görmeye başladık. Dinleyicilerin kendilerini rahat hissettiklerini görmek bizi de rahatlattı. Müziğe kendi biçimlerinde eşlik etmeleri, anlık tepkilerini özgürce gösterebilmeleri çok samimi bir atmosfer yarattı. Bu da sahnedeki enerjimizi olumlu etkiledi.
Konser, pek çok özel gereksinimli çocuk ve ailesi için ilk klasik müzik deneyimiydi. İzleyicilerden aldığınız tepkiler arasında sizi özellikle etkileyen bir an oldu mu?
Bizi en çok etkileyen anlardan biri, konserden önce bize Instagram üzerinden ulaşan özel gereksinimli genç bir dinleyicimizle ilgiliydi. Kendini tanıttı, birçok enstrüman çalabildiğini ve bir Türk sanat müziği korosunda olduğunu söyledi. Konseri heyecanla beklediğini hissetmiştik ama salonda yaşadığımız an çok daha özeldi. “Üsküdar’a Gider İken” düzenlememizi çalarken ayağa kalkıp bize eşlik etmeye başladı. O an salondaki herkes için müziğin gerçekten ortak bir dil olduğunu hissettik. O anı uzun süre unutacağımızı sanmıyorum.

Konsere katılan bir annemiz, çocuğuyla birlikte böyle bir konser salonunda bulunmanın ve kabul görmenin kendisi için bir hayal olduğunu, Rahat Konser sayesinde bu hayalinin gerçekleştiğini söyledi. Bunu duymak size ne hissettiriyor?
Bunu duymak beni gerçekten çok duygulandırıyor. Çünkü bazen biz sahne üzerinde konserin yalnızca sanatsal tarafına odaklanabiliyoruz. Oysa böyle bir cümle, yaptığımız işin ne kadar derin bir anlam taşıdığını gösteriyor.
Yıllar önce bir konser için ilk kez İtalya’ya gittiğimde sokakta, kafelerde, toplu taşıma araçlarında çok sayıda özel gereksinimli bireyle karşılaşmıştım. O zaman bunun nedenini merak etmiştim. Aslında mesele nüfusun farklı olması değil, toplumun çocukluktan itibaren kapsayıcılık konusunda bilinçlendirilmesi, şehirlerin ve kamusal alanların buna göre tasarlanması ve yasal düzenlemelerin bunu desteklemesiydi. İnsanlar toplumun doğal bir parçası olabildikleri için görünürlerdi. Sanırım “Rahat Konser” de tam olarak bunu yapıyor. “Siz de gelebilirsiniz” demekten öte, “Burada zaten yeriniz var” duygusunu hissettiriyor. Bir annenin bunu yıllardır hayal ettiğini ve bu konser sayesinde yaşadığını söylemesi, bizim için alabileceğimiz en değerli geri bildirimlerden biri.
Biraz da çocukluğunuza dönersek… Müziğe nasıl başladınız? Ailenizin bu süreçteki yönlendirmesi nasıl oldu?
İlkokuldayken ailem bana bir keman aldı. Daha sonra 10 yaşımda konservatuvar sınavını kazandım. Sınav sırasında hangi enstrümanı çalmak istediğim sorulduğunda da tamamen evde keman olduğu için “keman” dedim. Sonrasında hocalarım el ve parmak yapımın viyolaya daha uygun olduğunu söylediler ve yönlendirmeleriyle viyolaya başladım. Açıkçası o yaşta bunun ne kadar önemli bir karar olduğunu bilmiyordum. Geriye dönüp baktığımda bütün önemli dönüm noktalarında en büyük destekçimin annem olduğunu söyleyebilirim.
Çocuk yaşta konservatuvar öğrencisi olmak nasıldı? Disiplinli bir çocuk muydunuz, yoksa çalışmaktan bıktığınız zamanlar da olur muydu?
Çocuk yaşta konservatuvar öğrencisi olmak, dışarıdan göründüğü kadar romantik bir süreç değil. Henüz on yaşındayken üniversite ortamında sanat eğitimine başladığınızda bunun ne anlama geldiğini doğal olarak kavrayamıyorsunuz. Disiplinli bir çocuktum ama bu zorlanmadığım anlamına gelmiyor. Tam tersine, özellikle sınav dönemlerinde günde yedi-sekiz saat çalıştığımız zamanlar oluyor. Bir ergen için bu gerçekten kolay bir şey değil. Çalışmaktan bunaldığım dönemler tabii ki de oldu. Ama o yaşlarda bile bir hedefiniz olduğunda, o rutinin içinde yaşamayı öğreniyorsunuz. Çocukluğum ve sonrası yaşıtlarımdan biraz farklı geçti. Hala bisiklete binmeyi bilmiyorum mesela.
Bugün geriye dönüp baktığımda o yılları ne idealize ediyorum ne de pişmanlıkla hatırlıyorum. Sadece, seçtiğim mesleğin o yaşlardan itibaren ciddi bir emek, sabır ve süreklilik istediğini biliyorum. Sanırım o disiplin de en çok o yıllarda şekillendi.

“Tamam, benim mesleğim bu olacak,” dediğiniz bir an var mıydı?
Konservatuvara başladığımızda, sınıfımız bale bölümüyle birlikte altmışın üzerinde öğrenciden oluşuyordu. Yıllar içinde okuldan ayrılanlar, başka bölümlere geçenler, farklı sebeplerle devam edemeyenler oldu. Üniversiteden küçük bir grup olarak mezun olduk. Bu süreç, müziği gerçekten meslek olarak seçmek isteyenlerle, başka bir yol çizenleri doğal olarak ayırıyordu. Benim için asıl kırılma noktasıysa üniversiteye başladığım yıldı.
Yıllar önce müzikle tanışan küçük Öykü, sizi Rahat Konser’de sahnede izleseydi sizce en çok neye şaşırırdı?
Sanırım en çok, müziğin sadece iyi çalmakla ilgili olmadığını öğrendiğime şaşırırdı.
Çocukken bütün odağım doğru notaları doğru entonasyonla çalmak, sınavları geçmek ve iyi bir müzisyen olmaktı. Enstrümanını iyi çalmasıyla idealize edilen insanların karakter, ruh olarak da iyi, düzgün insanlar olduklarını sanırdım. Bugün ise hangi mesleği, işi yaparsanız yapın her şeyden önce düzgün, hakkaniyetli bir insan olmanın önemini görüyor, bu harmanla müziğin insanlar arasında nasıl bir bağ kurabildiğiyle çok daha fazla ilgileniyorum.
Bu bakış açısında kişisel yaşamımın da payı var, zihinsel engelli bir kardeşim var. Aynı zamanda olağanüstü müzik kulağına sahip, müziğe tutkuyla bağlı biri. Onun müzikle kurduğu ilişkiyi yıllardır yakından görmek, bana müziğin teknik yeterliliğin ya da alışılmış dinleme biçimlerinin çok ötesinde bir şey olduğunu öğretti. Müzik bazen iletişimin, bazen kendini ifade etmenin, bazen de ait hissetmenin en güçlü yollarından biri olabiliyor.
Belki de bu yüzden Lepidus Ensemble’ın “Rahat Konser” projesinde yer alması benim için sadece profesyonel bir davet değildi; bu rast geliş, kişisel olarak da çok anlamlı bir deneyimdi. On yaşındaki Öykü buna belki şaşırırdı ama sanırım bugün yaptığım işin en önemli tarafının, müziği mümkün olduğunca çok insanla buluşturabilmek olduğunu görmek onu mutlu ederdi.
Rahat Konser’in repertuvarını hazırlarken nelere dikkat ettiniz?
Repertuvarı oluştururken aslında ortak bir çalışma yürüttük. İKSV ekibinin bu konuda yaptığı ön araştırmalar vardı. Benim de hem kardeşimden dolayı edindiğim izlenimler hem de müzikal bakış açısından bazı düşüncelerim vardı. Program, bu iki yaklaşımın bir araya gelmesiyle şekillendi.
Temel amacımız dinleyiciyi yormayan ama aynı zamanda sanatsal niteliğinden de ödün vermeyen bir repertuvar oluşturmaktı. Tanıdık melodilerin yer almasının önemli olacağını düşündük. Dinleyicinin müzikle bir bağ kurabilmesi, zaman zaman eşlik edebilmesi ya da kendini müziğin akışına bırakabilmesi bizim için teknik zorluktan önce geliyordu.
Bu süreç bana bir şeyi daha düşündürdü: Erişilebilir olmak, müziği basitleştirmek anlamına gelmiyor. Asıl mesele, dinleyiciyle ortak bir zemin kurabilmek.

Rahat konserlerin daha yaygın hale gelmesi için yeni çalışmalar ya da projeler planlıyor musunuz?
Evet, bu deneyimin devam etmesini istiyoruz. İKSV ile “Rahat Konser” yaklaşımını sürdürebilecek yeni çalışmalar üzerine konuşuyoruz. Henüz paylaşabileceğimiz net bir proje ya da takvim yok ama İstanbul Müzik Festivali kapsamında gerçekleştirdiğimiz bu iki konserin bir başlangıç olarak kalmasını istemiyoruz. Bence önemli olan, bu tür konserlerin istisnai etkinlikler olmaktan çıkıp kültür sanat hayatının doğal bir parçası hâline gelmesi. Bunun için farklı repertuvarlar, farklı mekânlar ve farklı dinleyici profilleriyle yeni modeller üretilebilir.
Lepidus Ensemble ile gelecekte gerçekleştirmeyi hayal ettiğiniz kapsayıcı projeler var mı?
Var. Aslında bu konserlerden sonra bunu bir sosyal sorumluluk projesi olarak değil, sanatsal üretimin doğal bir parçası olarak düşünmeye başladım.
Lepidus Ensemble’ı kurarken en önemli hedeflerimden biri, farklı disiplinlerle iş birliği yapan, yeni fikirler üretmeye açık bir topluluk oluşturmaktı. Bu bakımdan “Rahat Konser”, bizim bugüne kadar yaptığımız işlerle de örtüşen bir deneyim oldu.
Bundan sonra da farklı ihtiyaçlara sahip dinleyicileri merkeze alan, farklı sanat dallarıyla buluşan ve yeni konser formatları deneyen projeler üretmeyi isterim. Çünkü bence kapsayıcılık, sadece belirli bir projeye ait bir başlık değil; sanat üretirken en başından itibaren düşünülmesi gereken bir yaklaşım.
Umarım bu deneyim, hem bizim hem de diğer sanat kurumlarının yeni projelerine ilham veren kalıcı bir başlangıç olur. Tekrar söylemekte fayda görüyorum, kapsayıcılık ayrı bir etkinlik olmamalı, sanat yapma biçiminin bir parçası olmalı.




